14 Kasım 2008

Kadın olmak kadar zordur "Gazetecilik"


Bundan 10 yıl kadar önce ne olacağım konusunda fikrim sorulduğunda verdiğim cevap herkesin zihninde aynı duyguyu uyandırıyordu: Macera! Bunun maceradan ibaret olmadığını zaman geçip olmak istediğim şey olunca anladılar. Ama bir sorun daha vardı, onların dillendirip kafalarını kurcalayan. Zamanında olmak istediğim şey küçük bir maceradan sayılıp umursanmazken şimdi de yapacağım meslek “meslek” kıvamında bile değerlendirilmiyordu. Ben gazeteciydim, sokak işiydi benim yapacağım şey hatta komünist işiydi. Tehlikesi çoktu, tehlikesi bana olacaklardan kaynaklanmıyordu. Tehlikesi “tehlikeli işler” listesine girdiği için, yazıp çizebilme yetisini kendimde barındırdığım içindi…

Eğer sokaktaki insan sizin mesleğinizi “meslek”ten sizi de “adam”dan saymıyor ise işiniz zordur. Zira sizin işiniz dışarısıdır, dışarısı size haberdir, dışarının sizden bihaber olması sizin işinizi köreltir ya da tehlikeye sokar. Bir sürü şeyle savaşmak zorundasınızdır. İşinizin en zor kısmı da eş dosta yaptığınız işi anlatmaktır. Okurken ya da okulu bitirip iş hayatına atıldıktan sonra “Eee sen ne okuyorsun?” ya da “Okulu bitirdin mi, ne bitirdin?” sorularına verilen yanıttan sonra gösterilen tepkiler aynıdır “İyi ya, olsun!” Niye olsun ki? Olmuşum zaten, hem de isteyerek, hem de en güzelini. Bununla da bitmez derdinizi anlatma çileniz. Bekar bir erkeğin ev arama macerasına benzer çabalarınız çoğunlukla.

Sokaktaki adama göre potansiyel yalancısınızdır, olayları çarpıtmada üstünüze yoktur. İşte bu noktada o “bekar erkeğe” benzersiniz. Ben öyle değilim, ben yapmamlar ile işi toparlamaya çalışırsınız ama genel geçer kanı onlardan ayrılmaz. Avrupa’yı gidip görmeden Avrupa hakkında kanıya varmak gibidir çoğunlukla bu. Muhabirin muhbirlikten geldiğine dolayısı ile işin aslının muhbirlik olduğuna dair bir sürü söz dinlersiniz. Hani şu “sütün içinden çıkmaya çalışan fare” hikayesi vardır ya; işte orada siz boğulan fare olursunuz bu sorulardan sonra…

İşyerinde durum pek parlak değildir aslında. Sorun nerede çalıştığınızla alakalıdır. İyi bir örgütlenmenin içindeyseniz mevcut sorunlar daha profesyonel daha gelip geçici hatta daha öğreticidir. Yok eğer çalıştığınız yer örgütlenmeden de bihaber ise vay halinize. Önce size şöyle bir bakarlar okullu gözüyle, ellerine tutuşturduğunuz iş bilgilerinizde yazı yazmayı sevdiğiniz ve becerdiğiniz de yazıyor ise “köşe yazar mısın” diye teklifte bulunurlar. Yapamayacağınızdan ya da kendinize güvenmediğinizden değil de şaşırırsınız işte. Okulda size kimin köşe yazabileceği öğretilmemiştir(!) elbet ama bilirsiniz yerinizi. Hayır diyerek geri çevirisiniz, yaptığınız şeyin akıllıca olduğuna dair fikirleriniz kesindir ama kısa bir süre sonra aslında öyle olmadığını anlarsınız. Yanıldığınızı çalıştığınız yerin ilk basılı malzemesini elinize aldığınızda anlar, keşke ben de yazsaydım “köşe” dersiniz. Köşe mantığının böyle yerlerde “evde televizyonu en iyi gören koltuğu kapma” macerası gibi algılandığının ayrımına ancak varırsınız…

Bu ilk darbedir, ikincisini “gazeteci patronunuzun” sizden gidip çiğköfte salonunun açılış haberini yapmanızı istemesi ile alırsınız. Hadi bakalım vardır bunda da bir iş diyerek yola düşersiniz ve zaman geçtikçe anlarsınız ki aslında habercilik açılışlardan ibarettir ve yaptığınız habercilik çiğköfte lahmacun salonları olduğu sürece devam edecektir…

Eğer benim gibi tez canlı birisiyseniz nefes alışverişleriniz sıklaşır böyle durumlarda. Gitsem mi kalsam mı diye debelenip durusunuz. Hele bir de acele kara verme gibi bazen avantajlı bazen de dezavantajlı bir özelliğiniz varsa daha bir serileşir nefes alışverişinizdeki ritim. Kararınızı son bir vuruş noktalandırır, “gazeteci patronunuz” sizin bir gün karşınıza geçip “Hadi bugün git banka müdürleri ile röportaj yap” der mesela, “banka müdürleri” diyerek bakarsınız, anlamamışsınızdır. Neden, nasıl, hangi konuda derken son vuruşu yapar patronunuz: müşteri potansiyelini sor, kaç kişinin hesabı var onu sor… Soru sormak değildir burada zor olan, zor olan gazeteciliği bakkalların veresiye defterine benzeterek yapanlara derdinizi anlatma çabanızdır.

Sokakta, işte neyi nasıl yapmanız gerektiği konusunda size akıl veren binlerce insan olur da sıra sorunu dinlemeye gelince “aman başım derde girmesin” diyen suskunlar ordusunu size bakarken bulursunuz. Zamana karşı yarışırsınız, insanlara karşı yarışırsınız, trafiğe karşı yarışırsınız, hayatta kalmak için zor anlarda ölüme karşı savaşırsınız; hep anlatır, hep dinler, hep beklersiniz. İyi şeyler yapabilmek için bir adım atarsınız karşınızdaki sizden korkar, onu ürkütmek istemediğinizi anlatırsınız iş işten geçer. Yaptığınız şey çabalardan ibarettir çoğunlukla çünkü siz tehlikelisinizdir. Siz insanların başını derde sokacak yegane aracı elinizde tutuyorsunuzdur, siz yazabiliyorsunuzdur. Ama siz aslında kendi gözünüzde başından beri birer kahraman, başka bir değişle ülkenizdeki insanları kötü gidişattan kurtaracak birer “superman-supergirl”lersinizdir. Bu çabanızı işinizde sokakta anlatma çabası ile güne başlarsınız, günü ya rengarenk bitirisiniz ya da tek renge boyanmış bir şekilde gözleriniz…

Üç basamaklı bir toplama işlemi gibi değildir yaşadıklarınız, sizi çileden çıkaranların ana başlıklarıdır rakamlar. Rakamları toplayınca ortaya karmaşadan başka bir şey çıkmıyor ise şayet kalmanın bir anlamı yoktur artık çalıştığınız o yerde. Bütün bu kabul edilme, var olma çabaları içinde yolunuza devam ederken şu soru aklınızdan hiç eksik olmaz “acaba doğru mu yapıyorum?” Verdiğimiz kararların sonuçları da tarih gibi zaman geçtikten sonra anlaşılacak şeylerdir. Bu yüzden size bu süreçleri yaşarken yolunuza yılmadan devam etmek düşer, seviyorsanız, yapıyorsanız vazgeçmezsiniz. Çünkü gazetecilik zordur, gazetecilik “kadın olmak” kadar zordur bu memlekette…

Not: Bu yazıyı MEDİZ'in düzenlediği "Medyada Cinsiyetçiliğe Son" adlı kampanyanın ürünü olan ve aynı adla yayınlanan kitabını okumadan önce kaleme almıştım. Yazı içindeki fotoğrafların bir kısmı onlara ait olduğu için burada belirtme gereği duydum. Bir de tavsiyede bulunmak istedim sizlere, MEDİZ ile iletişime geçip kitabı ücretsiz edinebilirsiniz. http://www.mediz.org/ size yol gösterecektir.

13 Kasım 2008

Ötekiyim ben, öteki…





Ötekiyim ben, bana dostunmuşum gibi bakma! Olmadığımı her fırsatta yineliyorsun çünkü. Hani o gülümsemesine bile tahammül edemediğin kişiler var ya, işte ben onlardanım. Hani ölmesi senin için kurtuluş olanlar, işte onlardan…

Ceddimi araştırsan belki karşına sana anlattıklarımdan başka birisi çıkar, ben de senin ceddini araştırsam, kuşkusuz korkacağın gerçeklerle karşı karşıya bırakırım seni. Bana öyle bakma, acıma bana. Ben senin öteki bildiklerindenim. Sakın sen farklısın deme bana, çünkü değilim…

Karşıma geçip "Aborjinler haindir!" demiştin bana anımsadın mı, yüzüne acı acı bakıp “Ben bir Aborjinim” demiştim sana. “Yok canım sen Kasrılyan değil miydin?” demiştin biraz utanarak. “Hayır” demiştim bu sefer yüzüme zafer kazanmış birisinin maskesini takarak. Dönüp sırtını “Aman neyse!” demiştin, “Sen farklısın”. Hayır değilim işte, ben o hain bildiğin Aborjinlerdenim. Nasıl farklı olabilirim ki senin genellemen içinde?

Bir gün de sohbet arasında “Sakın Gulumyas’lara güvenme!” demiştin ve hikayeni anlatmıştın konuşmama fırsat vermeden. Yüzüne bakıp gülümsemiştim sen bitirince. Haklısın diyeceğimi sanmıştın oysa, “Ben Gulumyas’ım…” diyince doğrulmuştun. Yüzündeki şaşkınlığı unutamam. Ben bir Gulumyas’ım aynı zamanda, bilmeden nasıl güvenmiştin bana…

Kadın olduğumu zaten görüyorsun, zaman zaman sana hak vereceğimi sanarak yineliyorsun kadınların sana göre erkeklerle olan farklarını, kadınların neyi neden yapamayacakalrını. Oysa ben erkeğim de aynı zamanda, senin düşüncelerini tartabilenim. Etrafıma iki pencereden de bakabilenim, hem kadın hem erkek gözüyle. Bana “Nasıl olur ya?” diye sorma, yelpazeni geniş tutup anla sana bakanları ve dünyayı…

Ötekiyim ben çünkü, senin “hiç” saydığınım. Yanıma her yaklaştığında, “sakın” diye başladığın her cümlenin sonunda, cümlenin bitişindeki kişiyim ben. Bir de insanım, insanları oldukları gibi görebilen. İnsanları önce kimlikleriyle değil, isimleri ile sevebilenim… Ötekiyim ben, senin hep yok saydığınım. Ama gurur duyuyorum kendimle...

12 Kasım 2008

Bölük pörçük (1)


Dokunuşların kadife yumuşaklığındaydı sevgilim;
Yüreğinde hissettiklerini dudaklarınla dudaklarıma sunuyor,
Yüreğindeki sevgiyi parmakların ile bedenime kazıyordun.
İki ayrı isimde bir oluyorduk seninle,
İçtiğimiz çaylardan aynı tadı alıyor,
Yuttuğumuz lokmalarda aynı lezzeti buluyorduk.
Sonu yalpalayarak bitmiş alkollü bir gecenin sabahında
Aşkla su içer gibi içiyorduk birbirimizi…
……..

İkinci defa kaybettiği o ‘duygu’ için şiir yazmaya başlamıştı yine Aysel. Beceremiyordu. Karşısına geçtiği diz üstü bilgisayarın beyaz sayfasına bir şeyler karalayıp karalayıp siliyordu. Düz yazı yazmadaki ustalığı, şiir yazarken gösteremiyordu kuşkusuz ama ölmemek için direnen bir kuş gibi direniyordu.

Kaybettiği o ‘şey’ şiir kıvamında anlatılmalıydı, şiirlere layıktı yaşadığı şey. Şiir gibi asil, dik duran, şiir gibi ne istediğini bilen, şiir gibi yalın ama içinde çok şey barındıran bir şey. Ama beceremiyordu, durup durup yeniden bakıyordu yazdığı cümlelere. Düz yazının esirinde kalmış gibiydi cümleleri. Neden beceremiyorum diye geçirirken içinden belki de ben o ‘şey’i beceremedim derken buldu kendisini. Yazdığı yazıya noktayı koyup şunlarla devam etti…
……

Sözlerin incitmeden önceydi sevgilim,
Sözlerin ruhumda görünür yaralar açmadan önceydi,
Bitmeyecek sandığımız hikayenin daha başlarındaydık…
Avucumu kokluyordun, yaprakları narin bir çiçeği koklar gibi
Yolumu gözlüyor, her anını benimle geçirmek için,
Zamanını ‘bana’ ayarlıyordun…
Çok çok zaman önceydi sevgilim,
Bitmeyecek sandığımız hikayenin daha başındaydık.
Bu kadar çabuk tüketeceğimizi bilmediğimiz hikayenin başında…
……

Bitmeyecek sandığımız hikayenin başında, diye söylenirken buldu kendisini. Bitmeyecek mi sanmıştı gerçekten, buna inandırmış mıydı kendisini? Beceremediği belki de buydu. Bu dünyanın adamı değildi Aysel, bir rüya bir hayal alemine adamıştı kendisini. Her şey yumuşak bir seyirde sürecek, hep gülümsemeler, sevişmeler olacak sanıyordu hayatında. O yüzden bir kavga anında bir terk ediliş durumunda yıkılıyordu. Parçalanmış yüzüne bakarken buluyordu aynada kendisini çoğu zaman….

…….
Seviyorum demeye korkuyordum.
Sevmeleri çok gördüğümden değil sana sevgilim,
Aptalca bir korku peyda olmuştu yüreğimde.
Çocuğunu rahmime düşüren o gecenin ertesinde,
Hissettiğim korku gibi.
Sensiz bir dünyaya uyandığım o gece ve sonrasında olduğu gibi,
Aptalca, karın ağrıtan bir korku.



Sonra bırakıp gitmişti kendisini. Korkular gölge olup takip etmişti ilişkini boyunca onu. Bitmeyecek sanıp kölesi olmaya hazır olduğu aşkı, bitecek diye korkup hırçın olduğu sevgisi bir anda kül oluvermişti. Ateşi yükseldi, terlemeye başladı. Önünde menekşeleri kurumuş saksıların durduğu pencereye gidip başını dışarıya çıkardı. Menekşeler soğuğa dayanamazdı, onları bu kış günü pencerede bıraktığı için kızdı kendisine. Kaç ay olmuştu sahi? Anımsayamadı o an, çiçekleri pencerenin önünde bıraktığı günü değil, terk edildiği günü…



Bir gün karşıma geçip,
“Sen büyük bir kadınsın” demiştin bana sevgilim
“Sen affedensin”
Dudaklarından dökülecek kelimelere takılmıştı gözlerim
Onları kana kana içmek için değil,
Ne söyleyeceklerini anlamak için bakıyordum.
Kulaklarımda derin bir kuyuya atılan madeni paranın tiz sesi çınlıyordu,
Konuşuyordun soluk almadan
Ben “büyüktüm” senin gözünde
Sen küçültmüştün kendini gözümde.



Böyle olmayacak dedi, böyle olmayacak. Şiire öfkesini kusuyordu her başlangıcında. Her başlangıcı onu sona doğru götürüyordu. Yaşanmış daha nice güzel an vardı. Birden titrerken buldu kendisini. Dışarının ayazı içeriye dolmuştu. Pencereyi açık unuttuğunu da unutmuştu. Kalkıp kapattı pencereyi ve odanın içerisinde dolaşmaya başladı. Kaç saat geldi gitti aynı yolardan kendisi de anlamadı. Pencerenin önünde yazamadığı düşlere dalmışken buldu kendisini. Sokağa bakıyordu, en son yine buradan el sallamıştı kendisine, en güzel anlarından birisinde. Sonra yavaş yavaş silikleşmişti o güzel anlar…
(...)