06 Ocak 2013

Biraz hüzün, biraz neşe olsun adı...






Ben aslında fallara pek inanmam. Ama baktırmayı severim. Birisini buldum mu da yakasını bırakmam.

Dün evimize gelen arkadaşlarımızdan birisine sardım bende. Yemek ve çay faslından sonra ‘Hadi kahve içelim falımıza bak’ diyip kendimi mutfağa attım. Genelde falımda çıkan şeyleri anımsamam ama bu sefer Caner bana anımsattı sağolsun. Dün ‘Ağlayacaksın ama ferahlayacaksın’ diyince arkadaşım ‘Yahu neye ağlayacağım ki’ demiştim içimden. Ama bugün Caner İstanbul’a iş için gideceği zaman uzun süre ağladım. Canım sıkıldı. Bana sarılıp ‘Bak dün falında çıkmıştı, kötü düşünme, ağladın ferahladın’ diyince gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Nasıl anlatılır bilmem ama bu sefer bu iş seyehati bana fazlası ile koydu. Kendimi çok yalnız hissettim. O gidince evimiz ev olmaktan çıkıyor sanki. Sıcaklığını yitiriyor. Canım ne yemek yapmak istiyor ne de yemek yemek. Onun yastığını koklayarak uyumak istiyorum böyle zamanlarda. Çok seviyorum işte...  Başka nasıl anlatılır ki...


Neyse, bu kadar duygusallık yeter değil mi... Nazlı Eray’ın ikinci kitabını da bitirdim. Çok fazla şey yok söylenecek aslında. Bir önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Geç tanıştım, ama iyi ki tanıştım. Ne güçlü bir kalemi varmış dedim kendime. Diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Siz de şayet okumadıysanız okuyun derim bir kere daha...

Not:  Yukarıdaki taş Caner ile tanışmamıza vesile olan taştır. Nazım Hikmet’in mezarından benim için getirmişti. Özel kutusunda diğer taşlarımın yanında duruyor. Ayrıca onun anısına evimizde bir de Nazım Hikmet köşesi vardır.

04 Ocak 2013

Biraz çocukluğumun kışı, biraz Ankara...






Sabah çatıları beyazlaşmış evlerin bu manzarası ile uyandım. Aslına bakarsanız daha önce de yağmıştı ama nedense tutmamıştı. Sanırım bu sefer karın tutacağına olan inancım bu kadar sevindirdi beni....

Kar görmemiş birisi de değilim aslında. Çocukluğum kara kışın hakim olduğu memlekette geçti. Öyle ki kışın karın beyazlığından gözlerimiz kör olurdu. O zamanlara dair hatırladığım en güzel anı, annemin saçımıza taktığı kırmızı kurdeleler ve okuldan eve gelirken antrede annemin çizmelerimizi çıkarmamıza yardım edişidir herhalde. Sobamızı saymıyorum bile. Hala canım çeker o sobada pişirilen patatesleri...


Böyle devam edersem sanırım bütün çocukluğumu anlatmaya başlayacağım. Sizi bilmem ama ben çocukluğumu gerçekten çok özledim. En çok da kar yağmadan önce buz tutan arıklardaki donmuş su birikintisini kırmayı... Ne bileyim, güzeldi işte. Ağaç dalına yapılan salıncaklarımız, taşların üzerindeki yosunlardan ellerimize yaptığımız kınalar, kümesteki tavukların yumurtalarını alışımız, ağacından iğde yiyişimiz, ekinler toplandıktan sonra toprakta son kalan havuçları bir gayret çıkarışımız... Özledim yahu, üstüme gelmeyin. Zaten fonda Hüsnü Arkan’ın Beş Mayıs’ı çalıyor.... Yok yok gelmeyin üstüme...


Size bizim evin balkonundan görünen manzaradan iki kare çektim. Evlerde sobalar yakılmış, bacalardan duman çıkıyor. Ben de doğal gaz ile ısındığım bu evde, Noel Baba temalı bardağımda kahve yudumlayıp çocukluğumun kışını anıyorum... Hepinizi öpüyorum...

Not: Blogum neredeyse 6'ncı yılına giriyormuş. Yahu ben de karar verdim. Eğer bir şey olmazsa ben de 9 Temmuz 2013'de çekiliş yapıp bir hediye vereceğim. Maksat doğum günü kutlansın blogumun. Ben de 30'uma basacağım Haziran'da. Hem 30'umu kutlarım hem de blogumun 6'ncı yaşını.6 neyse de ben 30 diyince hüzünlendim şimdi...

03 Ocak 2013

Ben bir başlık bulamadım. Ama bu yazı sizin olsun...





Hazır kitapların da yasaklanması ‘yine’ gündemde iken, inadına birkaç kitap paylaşmak istedim. Eh bir de müzik önerim olacak. O halde başlayalım....


Michael Ende’in ‘Bitmeyecek Öykü’ kitabını yıllar önce satın almıştım ve okumuştum. Antalya’da iken de aynı yazarın ‘Momo’adlı kitabına rastlayıp (çocuk kitapları bölümünde) hiç tereddüt etmeden sepetime atmıştım. Aslına bakarsanız okumayı pek beceremediğim ‘fantastik’tarzda bir yazar olan Ende, bu iki romanı ile beni resmen cezbetti. Geçenlerde gittiğimiz bir kitapçıda yazarın okumadığım üç kitabına daha rastladım ancak aile bütçesine zarar vermemek ve okunmayı bekleyen kitaplarımı da bitirmek adına şimdilik sadece ‘Dilek Şurubu’ adlı kitabını aldım. Kapak resmi yine bir çocuk kitabı tadında ama eminim bunu da severek okuyacağım. Şayet fantastik tarz seviyorsanız okumuşsunuzdur ancak fantastik tarza karşı bir önyargınız varsa eğer, benim gibi ‘Bitmeyecek Öykü’ile okumaya başlayabilirsiniz....

Okunmayı bekleyen kitaplar demişken, size göstermek için kitaplığımdakilerin bir kısmınının fotoğrafını çektim. Kendime, kitap almayacağım konusunda söz veremiyorum çünkü takip ettiğim bloglardan her gün yeni bir yazar tavsiyesi okuyor ve okumak için heyecanlanıyorum. Sevgili Leylak’ın başıma sardığı güzel bela ‘Nazlı Eray’la ise tam bir aşk yaşıyorum. Diğer kitaplarını da alıp okumak istiyorum. Yaşadığım aşk o kadar derin ki, bir kitabını yeni bitirmişken ve tadı hala damağımdayken bir diğerini sonraya saklayayım düşüncemi çöpe attım. 


Önce elime Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye, ardından da Vedat Türkali’nin Kayıp Romanlar kitaplarını aldım ancak aklım Eray’da olduğu için okumayadım. Size bir şey itiraf edeyim mi? Normalde bir gecede bitecek olan bu kitabı yavaş yavaş okuyorum. Nedense Nazlı Eray da beni Ayfer Tunç gibi esir aldı... şimdilerde Nazlı Eray’ın muhteşem bir üslupla yazdığı Uyku İstasyonu adlı kitabı okuyorum. Ve Eray’ı bu kadar geç tanıdığım için kendime kızıyorum...



Bir de son brkaç gündür bu üç albümle zaman geçiriyorum. Birisi Hüsnü Arkan’ın Mino’nun Siyah Gülü adlı muhteşem romanının içinde verilen tek parçalık ‘Beş Mayıs’ adlı CD, diğeri yıllar önce Antalya Işıklar Caddesi’nde açılan ancak her kitapçıya olduğu gibi kısa sürede kapanan kitapçıdan aldıpğım Notre-Dame de Paris adlı albüm, sonuncusu ise değişik bir jazz albümü. NTV ya da CNNTÜRK’te görüp bayıldığım bir albüm. Baki Duyarlar ve Derya Türkan’ın kemenjazz adlı albümü. Adem adlı parçaya bayılıyorum. CD’yi edinene kadar youtube dan dinleyebilirsiniz parçaları...



Aslında 2013’e girmeden ben de geçen yılın bir muhasebesini yapıp, kıskandığım bloglar hakkında birşeyler karalayacaktım ancak olmadı. Kısace bahsetmek gerekirse 2012’de gazeteciliği bıraktım, doğum fotoğrafçılığı alanında yeni bir yola girdim (ayrıntılar daha sonra), evlendim, Ankara’ya taşındım ve mutluyum... Bloğumu çok fazla güncelleyemedim ama blogerları takip ettim. En çok kıskandığım blogerları da buradan ilan edip sözlerime son vereceğim....

Sürekli blogunu güncel tuttuğu ve okuttuğu için YolunNeresindeyim, İstanbul’da gezmedik yer bırakmadığı ve güzel yemeklerini, izlediği filmleri okuduğu kitapları paylaşmaktan çekinmediği için SeyhandanHayata Dair Güzellikler, bir yıl boyunca gidilmedik etkinlik bırakmadığı, gittiği her şehri su gibi içip paylaştığı, okuduklarını önerdiği için LeylakDalı, kendi giysilerini kendisi yapabildiği ve bunları üşenmeden blogunda anlattığı için Laçin Tenel benim en kıskandığım blogerlar oldu. Sizin gibi olabilir miyim bilmiyorum ama okumaktan büyük zevk alıyorum. Yazmaya devam edin, paylaşın, öğrenelim, çoğalalım. Hem de yasaklanan kitaplara inat...

Not: Okumadıysanız hala küçük bir öneri; George Orwell’in 1984, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 kitaplarını okuyun. (Ben Fahrenheith 451’in filmini izledim, kitap okunacaklar listesinde. İsterseniz filmini önce de izleyebilirsiniz). Şu ara yaşanan yasaklarla ilgili okunacak en anlamlı kitaplardır kendileri kanımca.