İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor.
Yine kendime kapandım.
Bu akşam canımla birlikte Antalya Devlet Tiyatrosu’nun ‘Küçük Adam Ne Oldu Sana’ adlı oyununa gideceğiz. Geçenlerde Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’ filmine gittik. Çıkarken ‘Neden bir yere bağlamadın usta filmi’ diye yakınıyordum. Yanılmışım, ustalar bir şeyi sona bağlamak zorunda değildir…
Ben, Seyhan’ın beğenmediği Patrick Süskind’in kitabı ‘koku’yu bitirdim. Bayıldım. Kurgusu, konusu muhteşem. Beklemediğim bir sonla karşı karşıya kalınca daha bir hayran oldum. Sonra Zadie Smith’in ‘İnci Gibi Dişler’ kitabına başladım. Sırf bir yerde ‘Elif Şafak İskender’i bu kitaptan araklamış’ dendiği için. İyi ki öyle yazmışlar. İskender’den sonra okuyacağım güzel kitaplardan birisi olacak sanıyorum. Ayrıca yazarın hikayesi de oldukça kıskanılası.
Yeni bir şeyler yapmaya hazırlanıyorum. Bir blog ve arkadaşım vesile oldu. Bir roman yazma girişimi diyelim biz buna. Bakalım kendi romanımdan önce becerebilecek miyim. Aslına bakarsanız bu ‘ilk’ roman benim romanımın önceleyicisi olacak. Tabi romanın kahramanına ulaşabilirsem. Tek iletişim kanalım mail ama ona ulaşamıyorum. İkinci bir kanal denedim, yanıt yok. Bekliyorum…
Bu ara evlilik hazırlıkları sürüyor. İnsanların ‘Sen evlenmem derdin, ama bak görürsün çocuk da istemiyorum diyorsun ya onu da yaparsın’ demelerine deli oluyorum. Bu dünyaya gerçekten bir çocuk getirmek istemiyorum. Hem ben daha çocuğum… Çocukluğumu yaşamak istiyorum… Bir de salon düğünü yapılacaksa yapılsın, umurumda değil. Herkes çıksın göbek atsın hatta. Ben sadece ömür boyu onunla yaşamak istiyorum…
Bugünler de haber yazmak istemiyorum nedense. Dönemsel mi bilmem ama, sanki boş gibi her şey. Yani ‘kime ne benim yazdığım haberden’ derken buluyorum kendimi zaman zaman. Geçmesini umuyorum…
Bir de birkaç ay önce bir ajanstan iş teklifi gelmişti, ikinci kanaldan diyelim. Kabul etmemiştim. Şimdi de yine ikinci kanal aracılığı ile bir televizyon kanalından teklif geldi. Korkak birisine teklif ettiklerini bilmiyorlar ama. Yerimden kıpırdamaya korkuyorum ben. Ama şikayet de ediyorum. Hem de ne şikayet. Doğru adım nasıl atılır bir bilen varsa söylesin bana… Çaresizim…
19 Ekim 2011
08 Ekim 2011
Arka kapak güzeli yerini sürmanşet 'şiddete' bıraktı
Yaklaşık bir ay önce, Antalya’nın Korkuteli ilçesinde yol kenarında, yüzü koli bandı ile sarılı, elleri iple bağlı bir kadın cesedi bulundu. Adli Tıp’a getirilen cesedi bizim polis adliye muhabiri de gidip çekti. Gözleri açık kalan cesedin yüzündeki koli bantlarının izleri hala duruyordu. Meraktandır sanırım, ben de yazı işlerine gönderilmesi için atılan fotoğraflara baktım. Hissettiğim, düşündüğüm tek şey bunu bir insanın yapmış olamayacağıydı. Kimliği belirlenemeyen cesedin hem kimliği hem de ‘gerçek’ halini gösteren fotoğrafı da geçtiğimiz gün bulundu. Bir erkek tarafından zulüm görmüş olduğunu düşündüğümden midir bilmem ama opak fotoğrafı bana ‘zorla evlendirilmiş, her gün dayak yiyen, insan olma hakkı bile yenilen’ bir kadının portresini çizdi.
Dün de ulusal bir gazetenin sür manşetinde, sırtından kocası tarafından bıçaklanarak öldürülmüş bir kadının fotoğrafı vardı. Nasıl yaparlar bunu diye söylenirken, fotoğrafı gazeteye ‘zorla’ koyan zat açıklama yaptı. Okudum, ‘kadına yönelik şiddetin birkaç mor gözden ibaret olmadığını’ anlatmak için koyduğunu söyledi. Her gün üçüncü sayfalarda okuduğum ‘boşanmak isteyen karısını öldürdü’ şeklindeki haberlerin alt metnini okuyan, kadına nasıl bakıldığını, kadının nasıl görüldüğünü, küfürlere, sosyal hayata, gelenek göreneklere bile kadının nasıl ‘yerleştirildiğini’ bilen birisi için eminim ‘kadına yönelik şiddet’ birkaç mor gözden ibaret değildir. Benim için keza öyle.
Yaşananları, hissedilenleri anlamak için ‘sırtında bıçak’ olan ve şu an hayatta olmayan bir kadının fotoğrafının konulması gerekmediğini, tamamen ticari amaçlarla yapılmaya başlanan bu işin, arka sayfa güzelinden sonra ‘kadının en şiddetli hali’ fotoğrafına dönüştüğünü üzülerek görüyorum.
Şiddet bu toplumun ‘olmazsa olmazı’ haline gelmişken, şiddeti meşru gösteren bir sürü ‘insan’ hala yaşarken, onlara ‘örnek’ teşkil edecek böyle ‘çirkin’ bir fotoğrafın gazetede yer almasını ise ‘ticaret mantığı ile gazetecilik yapmaya’ yoruyorum.
Ben bu tür fotoğrafları ne gazetede görmek ne televizyonda izlemek istiyorum. Kocası tarafından tartaklanan kadını görünce içi acıyan, ‘o kadının yerinde olsaydım ben ne yapardım’ diye düşünmekten kendini alamayan ben, evet itiraf ediyorum, televizyondan kolumu içeriye uzatıp o ‘herifi’ öldürmek(!) istiyorum. Tıpkı yıllar önce Malatya’da yurtta kalan çocuklara zulmeden o ‘bakıcı’ kadınlara (!) yapmak istediğim gibi. Şiddeti onaylamayan ‘ben’i, şiddete yönelten ‘habercilik’ anlayışını ise kınıyorum…
Dün de ulusal bir gazetenin sür manşetinde, sırtından kocası tarafından bıçaklanarak öldürülmüş bir kadının fotoğrafı vardı. Nasıl yaparlar bunu diye söylenirken, fotoğrafı gazeteye ‘zorla’ koyan zat açıklama yaptı. Okudum, ‘kadına yönelik şiddetin birkaç mor gözden ibaret olmadığını’ anlatmak için koyduğunu söyledi. Her gün üçüncü sayfalarda okuduğum ‘boşanmak isteyen karısını öldürdü’ şeklindeki haberlerin alt metnini okuyan, kadına nasıl bakıldığını, kadının nasıl görüldüğünü, küfürlere, sosyal hayata, gelenek göreneklere bile kadının nasıl ‘yerleştirildiğini’ bilen birisi için eminim ‘kadına yönelik şiddet’ birkaç mor gözden ibaret değildir. Benim için keza öyle.
Yaşananları, hissedilenleri anlamak için ‘sırtında bıçak’ olan ve şu an hayatta olmayan bir kadının fotoğrafının konulması gerekmediğini, tamamen ticari amaçlarla yapılmaya başlanan bu işin, arka sayfa güzelinden sonra ‘kadının en şiddetli hali’ fotoğrafına dönüştüğünü üzülerek görüyorum.
Şiddet bu toplumun ‘olmazsa olmazı’ haline gelmişken, şiddeti meşru gösteren bir sürü ‘insan’ hala yaşarken, onlara ‘örnek’ teşkil edecek böyle ‘çirkin’ bir fotoğrafın gazetede yer almasını ise ‘ticaret mantığı ile gazetecilik yapmaya’ yoruyorum.
Ben bu tür fotoğrafları ne gazetede görmek ne televizyonda izlemek istiyorum. Kocası tarafından tartaklanan kadını görünce içi acıyan, ‘o kadının yerinde olsaydım ben ne yapardım’ diye düşünmekten kendini alamayan ben, evet itiraf ediyorum, televizyondan kolumu içeriye uzatıp o ‘herifi’ öldürmek(!) istiyorum. Tıpkı yıllar önce Malatya’da yurtta kalan çocuklara zulmeden o ‘bakıcı’ kadınlara (!) yapmak istediğim gibi. Şiddeti onaylamayan ‘ben’i, şiddete yönelten ‘habercilik’ anlayışını ise kınıyorum…
03 Ekim 2011
Alfabenin kağıtla buluşmasının kokusuydu kitap...
Bunan birkaç yıl önceydi. İstanbul’daydım. Mezun olduktan sonra oraya ‘büyük umutlarla’ çalışmaya gitmiştim. Hiçbir şey umduğum gibi olmadı. Doğru adımlar atamadım, kendime aşırı güveniyordum, ki bu güven 20’li yaşlarda insanın yolunu belirlemesinde pek sağlıklı olmuyormuş onu anladım. Rüyaların gerçekleşeceği şehir olarak adlandırılan İstanbul maceram bu kadar karamsar bitmedi elbet. Orada güzel şeyler de yaşadım.
Son çalıştığım gazetenin bulunduğu binanın üst katında siyasi bir partinin ilçe örgütü bulunuyordu. Her gün farklı insanlar gelip gidiyordu oraya. Farklı kişiliklere sahip, farklı talepleri bulunan insanlarla orada karşılaştım. Bir okul gibiydi. Zaman zaman ağladım, zaman zaman isyan ettim anlatılan hikayelere. Ben orada hayata bir farklı bakmayı öğrendim.
O siyasi partinin bir de kütüphanesi vardı. Söz konusu bir siyasi partinin kitaplığı olunca, kitaplara yaklaşma konusunda pek hevesli değildim. Edebiyatın da politik bir yanı vardı elbet ama bangır bangır ‘politika’ kokan kitaplardan da hoşlanmıyordum. Evet at gözlüklerimi çıkarmamıştım o zamanlar. Sonradan benimle aynı olmasa da hemen hemen her ideolojiye yaklaşıp okumayı öğrendim.
Gel zaman git zaman o siyasi partinin ilçe başkan yardımcısı bana bir anı kitabı verdi. ‘Işığı Arayan Köy Kızı’ idi adı. Kapağı oldukça kötüydü. Nasıl derler, alışılmış büyük yayınevlerinden çıkmayan, belli ki kıt kaynaklar kullanılarak bastırılmış bir kitaptı. Nasıl bir hikaye ile karşılaşacağımı bilmiyordum ama okudum. Okudukça sevdim, okudukça hayata açılan pencereme bir mum daha dikmiş oldum. Gökyüzünde bir yıldız benim için parlamaya başladı. Kadınların zamanında ne kadar zor şartlarda eğitim aldıklarını, okumaya olan heveslerini, karanlıktan aydınlığa çıkma savaşlarını gördüm. Önümüze serilen onlarca fırsata rağmen, hayatlarımızı bu kadar berbat etme dürtümüzün nerden kaynaklandığını merak etmeye başladım.
Kitap bana ‘okumam’ için verildiği için onu aldığım yere koydum. Kütüphanemde kitap dursun istediğim için Ankara’da ‘Öğretmen Dünyası’ tarafından basılan kitabı aramaya başladım. Sanırım tesadüflere olan inancımdan, kitabı bulmak için çok çaba sarf etmedim.
Antalya’da 1 Ekim’de Konyaaltı’nda bu yıl ikincisi gerçekleştirilen kitap fuarımız açıldı. Bir önceki yıl açılan fuara nispeten bu seferki daha bir donanımlıydı. Evet gelecek olan konuklardan haz etmediklerim yok değildi ama adımdı işte. Kitaptı, alfabe ile buluşmuş kağıtların kokusuydu nihayetinde fuar.
Ben de bu fuara katıldım. Açılış sonrası standları gezerken işte bu muhteşem kadının kitabına rastladım. Fatma Sarıhan Türkmen. İtiraf edeyim çok duygulandım. Stadın başında duran adam bana çalıştığım gazete ve adımı söyleyince daha bir garip oldum. Yazılarınızı okuyorum dedi bana, çok heyecanlandım. Yazıdan kastı haber olsa da ne bileyim işte, sevindim. Kitaplığıma bir de öneri bir anı kitabı eklemek için Fatma Sarıhan Türkmen’in kardeşi Ayhan Sarıhan’ın öğretmenlik anılarını yazdığı ‘Düşe Kalka’ adlı kitabı aldım.
Sizde naısl duygular uyandırır bilmem. Benim için de şu an tarifi zor. Fatma Sarıhan Türkmen’in anılarını anlattığı kitap beni birkaç yıl öncesinin İstanbul’una götürdü. Yaşadığım zorluklar, çektiğim sıkıntılar, otobüs arkadaşlarım ve niceleri. Sanırım güzel bir tesadüf sonucu kitaplığıma gelen, hoş gelen bu kitap, orda kaldığı sürece anılarımın da canlı tutulmasını sağlayacak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)