11 Ekim 2010
Söz unutulur, yazı kalır. Söz yazılmazsa ağıt yakılır...
Olur ya, insanın aklına durup dururken afilli sözler gelir. İleride 'bu benim sözüm' demek için de saklar insan. Bir yere yazmazsa da unutulur gider. Ardından ağıtlar yakılır tabi. Benim de bu sabah aklıma geldi, hatta dedim ki ben bunu şöyle bir durumda kullanırım. Ne oldu, bugün bir şey oldu, aaa dedim o lafın kullanılacağı yer. Aman ne güzel ne güzel diye sevinirken ben o lafı unuttum. Yazmadığıma üzüldüm, dellendim. Bir daha bir şeyi unutmamak için yanımda defter taşımaya kaar verdim. Hatta boynuma asmaya karar verdim... Bunu da bu sözümü unutmamak için ahanda buraya yazdım...
08 Ekim 2010
Yolumuz devrim yolu gelin gardaşlar gelin...
Dün Eğitim-Sen Antalya Şubesi’nin 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü etkinlikleri kapsamında düzenlediği konserdeydim. Hakan Yeşilyurt ile Selda Bağcan’ın konseri vardı. Başından söyleyeyim ben Hakan Yeşilyurt fanatiğiyim. Çok severim sesini adamın, dün kuliste ayak üstü tanışma fırsatım da oldu bir arkadaşım sayesinde. O daracık yerde bir ara o kadar yakındık ki o fark etmeden başımı omzuna bile yasladım. Tamam saçmaladım orda ama ne yapayım süper birisi. Kendimi tanıtıp ‘okey’ işareti yaptığım parmağımı gözüne sokaraktan ona da zaten söyledim “süpersiniz” diye. Sonra da söylediğimden utandım. Çok görüşemedik işi vardı başka bir yere gitti.
Neyse efendim, ondan sonra sahneye Selda Bağcan çıktı. Ya bu nasıl bir sestir kardeşim. Ben anlayamadım gerçekten. İlk defa canlı dinmeme şansım oldu, aman aman. Yer gök inledi resmen. Hava da soğuktu, sonuna kadar kalamadım haliyle. Kış geldiğini dün hissettirmedi bizzat yaşattı konser alanında bize. Ama ben bugün bir şey fark ettim. Hakan Yeşilyurt’un alyansını. Başımı bilgisayar masasına vurup “Ah ne vardı evlenecek” diye yakındım durdum. Bir şey söyleyeyim mi, ben evlenmem ama bu adamla evlenirim. (O da senle evlenmek için geberiyordu sanki) Bu kadar mı insan mütevazi olur kardeşim. Yok yok ben bu adama aşık oldum, valla…
Bu arada konserde herkesin haliyle devrimci tarafları kabardı. Yumruklar havadaydı. Ben de ofis arkadaşım sayesinde ‘Yolumuz devrim yolu” diye söyleniyorum sabahtan beri. Konserin etkisi ertesi günde geçmedi alayacağınız…
Fasulyenin topraktan çıkışına aşığım ben...
Dün mahalle sayfası için şehir merkezine oldukça uzak kaçan –bir de biz uzattığımız için yolu, iki kat daha uzadı- bir mahalleye gittim. Adını bir zamanlar bölgede bulunan altıayaklı bir sütundan alan Altıayak Mahallesi’ndeydim dün. Mahalle, tarımla uğraşan insanların yaşadığı bir yer. Daha çok seralarına sebze ve çiçek dikiyorlar. Bahçelerinde zeytin, nar ve üzüm var. Hayvancılık derseniz yok denecek kadar az.
Ama insanları çok tatlı. Sıcak, samimi,i ben gittiğimde muhtar daha gelmemişti. Muhtarı evinin avlusunda bekledim. O gelene kadar da kardeşiyle, çocuklarıyla,i anne ve babası ile sohbet ettim. Çok eğlendim.
Önce yanıma evin babaannesi geldi. Önce bir tepsi içinde seradan yeni toplanmış salatalıklarla tuz getirdi. Onları yerken sohbet etmeyi de ihmal etmedi. Önce bir iki lafladık onunla, sonra geçti karşıma “Sen kız mısın gelin misin?’ diye sordu. Gülümsedim, “Ben bekarım” dedim. Şöyle bir süzdü beni, “Belli” dedi. “Nerden belli söyle bakalım” dedim. “Altın yok kolunda, küpelerin de yok” dedi. Küpelerimi göstererek “İşte var ya” dedim. “Onlardan olmaz, altın olacak” dedi benim canım gümüş küpelerime bakarak. Ne yapayım ben, bastım kahkahayı. Evin gelini de gelince muhabbet daha da koyulaştı. Çay falan içerken bu sefer muhtar katıldı aramıza. Sonra da eş dost akraba.
Ben muhtarla röportaj yaparken de evin dedesi Hasan amca geldi yanımıza. Selamlaştık tanıştık. Biz röportaja devam ederken Hasan amca da beni evlendirme derdindeydi. Bir ara yanılmıyorsam bana tarla falan verdi, koyunlar da yanında. Biz konuşurken o da bir şeyler anlatıyordu. Bir ara dayanamayıp yine bastım kahkahayı. Daha küçüğüm ben dedim, evlenemem. Hatta gitme vaktinin yaklaştığı bir ara, muhtarın odasında Fatma nine bana yaşımı sordu. “Kaç gösteriyorum” dedim, bana “20-21” dedi. Ağzım kulaklarıma vardı resmen. “27’yim ben” dedim, “Küçüğüm” daha diye ekledim. Yaşımı göstermediğimi söyleyince daha bir mutlu oldum. Evet ben yaş takıntısı olan bir deliyim.
Röportajı bitirdikten sonra ben hem Fatma ninenin hem de Hasan amcanın fotoğraflarını çektim. Onlar bana hiç naz etmeden poz verdikçe daha çok sevdim onları. Muhtar “Aman ha gazetede çıkmasın” dedi, “Yok dedim bunları kendim için çekiyorum”. İşte şimdi de burada sizlerle paylaşıyorum. Aslında dün gelir gelmez yazacaktım ama kötü bir kaza oldu, ona koştuk. Gece zaten peltimiz çıkmıştı, şimdiye kaldı.
Ben gerçekten şehir merkezinde görmediğim yakınlığı böyle tarımla uğraşan insanların yoğun olduğu bölgelerde görüyorum. Çok seviyorum o zaman yaptığım işi. Fasulyenin topraktan çıkışına aşık olan ben, ileride böyle bir yerde yaşamak isterim…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)