07 Ocak 2013

Bu bir reklam yazısı değildir....




Alışveriş yaparken insanların samimiyetlerine çok önem veririm. Yani birisi karşımda ‘samimiyetsiz’ bir şekilde sırıtıyorsa, oradan ne bir şey alırım ne de uğrarım... Özellikle gümüş takı alışverişlerimde bu böyledir. Antalya’da yaşarken sürekli alışveriş yaptığım iki yer vardı. İkisiyle de arkadaş olduk.

Lagot Gümüş’ün sahibi Kadir abi ile bir haber vasıtasıyla tanışmış ve üstüne alışveriş de yapmıştım. Sık sık dükkanına gider, çayını içer sohbet ederdim. Gözüme kestirdiğim bir şey varsa da çantama atmadan ayrılmazdım. Hatta çoğunlukla, sıkıntılı zamanlarımda  ‘bu bana şans getirsin’ diyerek bir şeyler alırdım. Samimiyetine güvendiğim esnaflardandı Kadir abi. Biz Ankara’ya taşınmadan söylemişti, piyasa koşullarına dayanamadığı için dükkanını kapatacağını. Şimdi toptan gümüş işi yapıyor, umarım işleri yolunda gider...

Diğeri ise Güner bey idi. Kaleiçi’nde küçük bir dükkanı vardı, tasarım yapıyordu. İngiltere’den gelip Türkiye’ye yerleştiği için sıkılmıştı aslında ama çok iyi işler çıkarıyordu. Gidip gelip vitrininde gördüğüm bir kolyeye sahip olmuştum, eh bir de şahane yüzükler ve küpelere. O da şimdi işi bıraktı. Tasavvuf ile ilgilenmeye, ney ile müzik dinletileri yapmaya başladı. Umarım aradığı huzuru orada bulur...

Aslında bu yazının öznesi bir başkası. Sözü kısa tutmayı beceremediğimden uzattım ama samimiyet demişken bu iki arkadaşımdan da bahsetmeden edemedim...

Ben Nili Silver’in sahibi Elif ile yaklaşık iki yıl önce tanıştım. Zaten blogumda da yer vermiştim. Hem benim hem de eşimin isimlerimizin baş harflerinin yer aldığı bir kolye satın almıştım ondan. O kadar samimi ve içtendi ki, sonrasında arkadaşım oldu. Oradan buradan sürekli alışveriş yaptığım için açıkcası Elif’in tasarımlarına çok fazla dadanamadım. Ankara’ya gelince de özel bir yer için tasarladığı lale broşlarını görünce ‘ben de istiyorum’ diyip hemen satın aldım.


Siz de bu güzel insanla tanışın istedim. Nasıl kitapların tanıtımını yapıp sizlerle paylaşıyorsam bunu da lütfen öyle algılayın. Kesinlikle ticari bir amaçla yazılmış bir yazı değildir bu. Zira bu yazıdan ne benim ne de Elif’in çıkarı var. Kendisi Türkiye’yi geçtim, yurt dışına da işler yapıyor. Sadece beğenerek kullandığım, hepsine sahip olmak istediğim, güzel kutular içinde gönderilen bu takılardan siz de haberdar olun ve hediye ararken aklınızda bulunsun istedim. Kitap kurtları için hem gümüş kaplama hem de gümüş kitap ayraçları da var. Çok güzeller. Ben birisine göz diktim, sitenin açılışı tamamlandığında kesinlikle alacağım...

Şimdi Elif’in online satış sitesi var. Açılışı Facebook’tan Nili Silver  sayfasından duyuracaktır muhtemelen ama siz öncesinde hem Elif’i tanımak hem de yaptığı güzel takılara bakmak için sitesine bir bakın derim...

06 Ocak 2013

Biraz hüzün, biraz neşe olsun adı...






Ben aslında fallara pek inanmam. Ama baktırmayı severim. Birisini buldum mu da yakasını bırakmam.

Dün evimize gelen arkadaşlarımızdan birisine sardım bende. Yemek ve çay faslından sonra ‘Hadi kahve içelim falımıza bak’ diyip kendimi mutfağa attım. Genelde falımda çıkan şeyleri anımsamam ama bu sefer Caner bana anımsattı sağolsun. Dün ‘Ağlayacaksın ama ferahlayacaksın’ diyince arkadaşım ‘Yahu neye ağlayacağım ki’ demiştim içimden. Ama bugün Caner İstanbul’a iş için gideceği zaman uzun süre ağladım. Canım sıkıldı. Bana sarılıp ‘Bak dün falında çıkmıştı, kötü düşünme, ağladın ferahladın’ diyince gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Nasıl anlatılır bilmem ama bu sefer bu iş seyehati bana fazlası ile koydu. Kendimi çok yalnız hissettim. O gidince evimiz ev olmaktan çıkıyor sanki. Sıcaklığını yitiriyor. Canım ne yemek yapmak istiyor ne de yemek yemek. Onun yastığını koklayarak uyumak istiyorum böyle zamanlarda. Çok seviyorum işte...  Başka nasıl anlatılır ki...


Neyse, bu kadar duygusallık yeter değil mi... Nazlı Eray’ın ikinci kitabını da bitirdim. Çok fazla şey yok söylenecek aslında. Bir önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Geç tanıştım, ama iyi ki tanıştım. Ne güçlü bir kalemi varmış dedim kendime. Diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Siz de şayet okumadıysanız okuyun derim bir kere daha...

Not:  Yukarıdaki taş Caner ile tanışmamıza vesile olan taştır. Nazım Hikmet’in mezarından benim için getirmişti. Özel kutusunda diğer taşlarımın yanında duruyor. Ayrıca onun anısına evimizde bir de Nazım Hikmet köşesi vardır.

04 Ocak 2013

Biraz çocukluğumun kışı, biraz Ankara...






Sabah çatıları beyazlaşmış evlerin bu manzarası ile uyandım. Aslına bakarsanız daha önce de yağmıştı ama nedense tutmamıştı. Sanırım bu sefer karın tutacağına olan inancım bu kadar sevindirdi beni....

Kar görmemiş birisi de değilim aslında. Çocukluğum kara kışın hakim olduğu memlekette geçti. Öyle ki kışın karın beyazlığından gözlerimiz kör olurdu. O zamanlara dair hatırladığım en güzel anı, annemin saçımıza taktığı kırmızı kurdeleler ve okuldan eve gelirken antrede annemin çizmelerimizi çıkarmamıza yardım edişidir herhalde. Sobamızı saymıyorum bile. Hala canım çeker o sobada pişirilen patatesleri...


Böyle devam edersem sanırım bütün çocukluğumu anlatmaya başlayacağım. Sizi bilmem ama ben çocukluğumu gerçekten çok özledim. En çok da kar yağmadan önce buz tutan arıklardaki donmuş su birikintisini kırmayı... Ne bileyim, güzeldi işte. Ağaç dalına yapılan salıncaklarımız, taşların üzerindeki yosunlardan ellerimize yaptığımız kınalar, kümesteki tavukların yumurtalarını alışımız, ağacından iğde yiyişimiz, ekinler toplandıktan sonra toprakta son kalan havuçları bir gayret çıkarışımız... Özledim yahu, üstüme gelmeyin. Zaten fonda Hüsnü Arkan’ın Beş Mayıs’ı çalıyor.... Yok yok gelmeyin üstüme...


Size bizim evin balkonundan görünen manzaradan iki kare çektim. Evlerde sobalar yakılmış, bacalardan duman çıkıyor. Ben de doğal gaz ile ısındığım bu evde, Noel Baba temalı bardağımda kahve yudumlayıp çocukluğumun kışını anıyorum... Hepinizi öpüyorum...

Not: Blogum neredeyse 6'ncı yılına giriyormuş. Yahu ben de karar verdim. Eğer bir şey olmazsa ben de 9 Temmuz 2013'de çekiliş yapıp bir hediye vereceğim. Maksat doğum günü kutlansın blogumun. Ben de 30'uma basacağım Haziran'da. Hem 30'umu kutlarım hem de blogumun 6'ncı yaşını.6 neyse de ben 30 diyince hüzünlendim şimdi...