Karin Karakaşlı: "Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!"
19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.
Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.
O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.
Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle
Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.
Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.
Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.
Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.
Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.
İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’
Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.
Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.
Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.
Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.
Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.
Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.
O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.
Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.
Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.
Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.
Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.
(Yekta Kopan'in blogundan alintidir)
19 Ocak 2012
Yorumsuz...
Son birkaç gündür, internet sitelerinde Hrant Dink aleyhine içi boş ve bel altı ahlaksız yorumları okuyorum. Yüzüm kızarıyor, utanıyorum. Hayır küfürlerden değil,ben de küfür eden birisiyim. İnsanların nasıl bu kadar cahil olduklarını şaşırarak izliyorum. Ailesi için üzülüyorum….
Demiş ya ‘güvercin tedirginliği yaşıyorum’ diye sevgili Hrant, bir video açıp bakın. Nasıl ürkek, nasıl derdini anlatma çabasında, nasıl samimi, nasıl ‘insan’. Hatta o yorumları yapan, o küfürleri edenlerden daha bir ‘insan’… Buradan onlara sesleniyorum. ‘Siz tanrıya inanıyordunuz değil mi?’ Öyle yazmışsınız yorumlarınızda. O zaman öbür dünyada iki eli yakanızda olacak bir insanı ölüme götürdüğünüz için. Yoksa sizin doğrunuz değil miydi ‘Allah’ın verdiği canı Allah alır’ sözü. Ben mi yanılıyorum söyleyin…
Demiş ya ‘güvercin tedirginliği yaşıyorum’ diye sevgili Hrant, bir video açıp bakın. Nasıl ürkek, nasıl derdini anlatma çabasında, nasıl samimi, nasıl ‘insan’. Hatta o yorumları yapan, o küfürleri edenlerden daha bir ‘insan’… Buradan onlara sesleniyorum. ‘Siz tanrıya inanıyordunuz değil mi?’ Öyle yazmışsınız yorumlarınızda. O zaman öbür dünyada iki eli yakanızda olacak bir insanı ölüme götürdüğünüz için. Yoksa sizin doğrunuz değil miydi ‘Allah’ın verdiği canı Allah alır’ sözü. Ben mi yanılıyorum söyleyin…
18 Ocak 2012
Durdurun!..

Bugün Sabah Gazetesi’nde okuduğum haber kanımı dondurdu. Oysa çok aşinaydım ben bu haberlere. Kadın cinayetlerine, kadın şiddetine, kadının ötekileştirilmesine, güçsüzleştirilmesine…
Her gün gazetelerden aşinaydı gözüm öldürülmüş kadınların opaklarına, kulağım aşinaydı kadın çığlıklarına. Ama bu sefer farklı bir ayrıntı vardı haberde. Henüz 16’ındayken, henüz 15’inde olan ‘erkek’ kardeşi tarafından ‘Hayır seni öldürmeyeceğim. Seni bu hale getireni öldüreceğim. Konuşmamız gerek’ sözüne inanmıştı bu sefer ‘kadın’. Sevdiği erkeğe kaçmıştı. Babası başlık parası isteyince, sevdiği erkeğin ailesi parayı çok bulup kızı karnında bebeği ile ailesine teslim etmişti. Eve kapatılmış, aile bireylerinin aldığı karar neticesinde evin tek oğlu olan 15 yaşındaki erkek kardeşi tarafından tam 21 yerinden bıçaklanarak öldürülmüştü. 21’inci yaşını görmen en sevdiği kardeşinden 21 darbe yemişti. 21 darbe sonrası yere yığılmıştı….
Sonrası ise kızıl bir karanlık…
Bundan sonra ne erkek kardeşine ‘öldürme gücünü’ veren ezberi bileceğiz, ne de 16’sındaki küçük kızın bıçak darbelerini yerken kardeşinin gözüne nasıl baktığını, neler söylediğini bileceğiz…
Çünkü artık Zelal yok… Belki sürekli tekrarlanan bir söz ama bundan sonra ‘Zelal’in yaşadıklarını birebir yaşayan, isimleri farklı, yaşları farklı kadınların hikayesini okuyacağız, duyacağız. Basın gözümüzün içine soka soka ‘acıklı’ haberleri yayınlayacak. Ah vah edeceğiz. O gün çıkan ‘cinayeti’ okuyup ağzımızın suyu aka aka ertesi günkü ‘acıklı hayat hikayesi’ni bekleyeceğiz. Kim bilir belki de şehirde yaşadığımız için ‘şükredecek’, sevineceğiz….
İçimizden birileri çıkıp kadın haklarına, kadının ötekileştirilmesine, kadın cinayetlerine karşı örgütlenecek. Onları içini boş bir harfler yığınıymış gibi ‘feminist’ ilan edeceğiz. Çirkin diyeceğiz kadınlara, ‘koca bulamamışlar’ ondan çıkıp sokaklara bağırıyorlar… Sonra bir kere daha şükredeceğiz ‘feminist’ olmadığımız, güzel olduğumuz, sorunsuz bir hayat yaşadığımız, koca bulduğumuz için. Ya da oturduğumuz yerden okuyup haberleri ‘ah vah’ edeceğiz, ertesi gün unutmak şartıyla…
Hayat bizler için devam ederken birileri çıkıp ‘Zelal’ gibi cinayete kurban gitmiş, törenin 21 bıçak darbesi ile öldürülmüş kadınların hikayesini yazacak. Ya alıp ‘acıklı’ bir roman gibi okuyacağız, ya da okuyup ders alacağız…
Evet bu gün, Sabah Gazetesi’ndeki haberi okurken kanım dondu. Emeli öğretmen Nuran İbiş’in ‘Zelal’in hikayesini’ yazdığını öğrenince gözlerim yaşardı. Hala yaşarıyor ya bakmayın. Çocukluğunu geçirdiği ilçede ‘etek’ giyinmeye zorlanan ben, kadının yok sayıldığı bir ilçede ‘korkarak’ büyüyen ben, kadınların ‘hiç’ olduğu bir yerde ‘erkek’ baskısına maruz kalan ben Zelal’de kendimi buldum. Öldürülen kadınlarda kendimi buldum. Yaşadıkları sıkıntıları ‘ben yaşıyormuşum’ gibi hissettim. Pek, çok mu aktifim, hayır değilim. Yukarıya yazdıklarım bir nevi kendi özeleştirim. Bakın ne diyeceğim, alın Nuran İbiş’in ‘Durdurun!’ adlı kitabını okuyun. Sonra bir kere daha oturup hep birlikte düşünelim…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)