12 Kasım 2011

Keşke benim gibi korkak olaydınız...

Deprem olurken, yani Van’da ilk deprem olurken, İHA muhabiri kamerasını açmış deprem anını çekiyordu. Dolaplar bir bir yere düşüyor, bina zangır zangır titiryordu. Görev aşkı mı denir buna, refleksmi inanın bilmiyorum. Başıma gelmedi. Ama o an onun yaptığını izlerken, ‘Manyak mısın bırak kaç, canını kurtar’ diyordum içimden…

Dün bir toplantıdayken Van’a gidip Bayram Oteli’nde yer olmadığı için başka bir otelde konaklayan TRT muhabiri arkadaş kendisi için şöyle söylüyordu, “Cahil aklı işte, arabada uyu ne diye otele gidiyorsun ki”. Cahillik mi cesaret mi, cahil cesareti mi bilmem. Ben orda olsaydım korkumdan ayağımı sokmazdım içeriye, arabayı binalardan uzak bir yere park ettirir içinde uyumaya çalışırdım.

Korkuyorum evet. Artık Antalya’da 30-40 yılını geçmiş, 99 depreminden sonra çıkan Yapı Denetim Yasasına rağmen ‘denetlenmeden’ yapılan binalarda yaşadığım için korkuyorum. Ölümden korkuyorum. Bok yoluna ölmekten korkuyorum. Nefes alamamaktan korkuyorum. Cem gibi Sabahattin gibi beton yığının altında kalıp bir ‘hiç’ uğruna hayatımdan olmaktan korkuyorum.

Görev şehitleri diyor internetlerde, ‘görev şehidi’ ne cafcaflı bir söz. Sonra ‘ses getirmiş’ haberleri sıralanıyor. Aman ne mühim, ne hoş. Daha bir gün sonra kese kağıdı olup unutulmaya yüz tutmuş haberleri. Kızıyorum, ikisini de tanımıyorum. Ama ne şartlar altında çalıştıklarını az çok biliyorum. Keşke diyorum, keşke o lanet olası otelde kalmasaydınız. Keşke bana ‘bir gün boku bokuna’ öleceğim gerçeğini hatırlatmasaydınız. Keşke oradan sağ çıksaydınız da umutlarımız tükenmeseydi. Keşke diyorum siz de benim gibi korkak olaydınız…

11 Kasım 2011

Bugünü birileri ölümle anımsayacak...

Az önce 11.11.2011’in saat 11:11’de doğurtulacak olan çocuğunun haberini yapmak için ofisten çıktım. Dün planlanmıştı, vaktim azdı. Gittiğim yerde hastanın daha ameliyata alınmadığını, genel anestezi olacağını ve sezeryan sonrası uyanmasının 1 saati bulacağını öğrendim. Çantamı alıp çıktım.

Bugün yine 11.11.2011 çılgınlığı için Antalya’da iki düğün olacak. İnsanlar ‘dünya evine’ girecek. Çocuklar doğurtulacak, birileri 11.11.2011’de ölümle tanışacak. Birileri mutlu olurken birileri yas tutacak….

Her günün özel olduğunu düşünen birisi olduğum için bu gün, bugünü özel hissedenlerin aksine, bana hiçbir şey hissettirmeyecek. Sabah neden bilmem ODTÜ’den mezun olduktan sonra Antalya’da saçma sapan bir trafik kazasında yatalak olan arkadaşımı düşüneceğim. Sonra gelip gazeteleri açacak ve ta Japoonya’dan gelip Van’ depreminde hayatını kaybeden adamın tanıdık yüzüne bakıp acıyacağım. Utanacağım. Öfkeleneceğim.

Bayram Oteli’nin enkazı altında kalan gazeteci meslektaşlarımı düşüneceğim. Ben de bir gün onlar gibi mi öleceğim diye geçireceğim aklımdan. Serrose’nin bloguna girip yazdığı yazıyı okuyup daha çok kahrolacağım. Bugün, yani 11.11.2011 tarihli günü, bana kötü şeyler anımsattığı için hiç sevmeyeceğim.

Sonra messengerda çok sevdiğim bir abim “Gencecik körpeleri beton yığınları altında bırakmayı iyi becerdiğimiz gibi, vakti gelmemiş çocuğu da doğurtmaya kalkıyoruz.” diyecek. O mesaja bakıp kalacağım….

09 Kasım 2011

Ve Paul Auster ile de tanıştım...



Birkaç yerde daha anlatmıştım. Ama tekrar etmekte fayda var diye düşünüyorum.

Paul Auster ile tanışıklığım Ankara günlerime kadar uzanır. Bir Ekim Ankara’sında Kızılay Metrosu’nun hemen çıkışında bulunan küçük Dost Kitapevi’nden alınıp İstanbul’a gönderilen bir doğum günü hediyesiydi Yanılsamalar Kitabı. Arka kapakta yazan hikaye, bu hediyenin en doğru seçim olduğuna inandırmıştı beni. Kendime de söz vermiştim o sıra, alıp okuyacağım diye ama bir türlü fırsatını bulamamış ertelemiştim.

Geçtiğimiz Eylül ayında Bir Dilim Sohbet’in leziz yazarı sevgili Zero blogunda önermişti Paul Auster’i. Merak edip o günleri anımsamış ve hemen akabinde Yanılsamalar Kitabı’nı İdefix’ten sipariş etmiştim.

Genel beğeni görmüş olan kitapları ben de çoğu zaman beğeniyorum. Ve okuduğum kitaplarda beni daha çok yazarın kıvrak zekası içine çekiyor. Paul Auster’de bu kitabında kıvrak zekası ile beni kendisine bağladı. Kitabı elimden bir an olsun bırakmak istemedim desem yeridir. Vaktim olabilir belki düşüncesi ile işyerine bile getirdiğim oldu kitabı. Bugün işlerin sakin olmasını fırsat bilip, klasik müzik eşliğinde de bitirdim kitabı. Hem de yüzümde bir gülümseme ile.

Ben kitap okurken film izler gibi hissederim kendimi. Roman kahramanları ete kemiğe bürünüp oynamaya başlarlar kafamda. Yanılsamalar Kitabı da bana bu duyguyu yaşattı. Kitabın içinde anlatılan film senaryoları ise film içinde film çekme zevkini bana yaşattı. Bir ara film kahramanının yüzü bile geldi gözümün önüne.



İnsana gerçeklik hissi uyandıran, ayrıntıların ince dizilimi, olay örgüsünün birbirini tamamlaması ise yazılan romana beni hayran bırakan bir başka sebeptir. Yanılsamalar Kitabı, roman yazma hevesi olan ve bu konuda ilk adımlarını yakında atacak olan beni kendisine hayran bıraktı.

Kitabın arka kapağına baktığınızda basit bilindik hiçbir sürprizi olmayan bir olay örgüsü ile karşılaşacağınızı sansanız da Paul Auster sizi kendine has uslubu ile şaşırtıyor. Hayran bırakıyor ve içine çekiyor.

Başka ne söylenir bilmiyorum. Ben Yanılsamalar Kitabı ile Paul Auster’e il adımımı attım. Umuyorum bir gün ben de yazdığım romanla insanları düşündürür, kitabın son cümlesi bitip kapağı kapandığında insanlarda kitabın ön yüzünü okşama hissi uyandırır ve gülümsemelerine sebep olurum.