09 Kasım 2011

Sen İdefik’te misin…



Aslına bakarsanız ben de sizlerdenim. Yani kitap görünce dayanamayanlardan. Kitaplığımda aldığım ve okumadığım bir sürü kitap var. Çoğu araştırma kitabı. Roman okumayı sevdiğimden önceliğimi onlara veriyorum, ama sonra başka bir roman çıkıyor, sonra başkası ve diğer kitaplarıma sıra gelmiyor.

Benim bu kitap ‘hastası’ halimi gören sevgilim, biz evlenen kadar kota koydu bana. Geçenlerde Mino’nun Siyah Gülü’nü ve İnci Gibi Dişler’i hediye etmiş olsa da kitaba dokundurtmuyor, kitapevlerinin önünden geçmeme dahi izin vermiyor. Sıra internete gelince kota koyamayacağı için de içi içini yiyiyor biliyorum.

Az önce ben yine idefixe girmişken onu aradım. Vedat Türkali’nin Fatmagül’ün Suçu Ne kitabının yeni basımı yapılacakmış, görünce ‘aaaa’ diye bir tepki verdim. Ne oldu dedi, böyle böyle diye anlattım. Bana verdiği tepki aynen şu oldu, ”Sen İdefixte’ misin?” Ağlanacak halime güldüm dostlar.

Şimdi ben en son İdefixe alışverişimden aldığım üç kitabın ikisini bitirdim, hediye aldığım iki kitaptan da birisini yedim yuttum, diğeri beni sarmadı zamanı gelince elime alayım diye bıraktım. Şimdi beni bekleyen bir tane taze kitabım var, onu da okuyacağım. Sonra ne yapacağım bilmiyorum.

Aslında kitap alamıyorum diye kitap hediye eden blogerları takibe aldım, kendimden utanıyorum. Bana çıkmıyor, kaç kere denedim ama yılmayacağım. O kitaplar benim olana kadar savaşımı sürdüreceğim.

08 Kasım 2011

Benim de bir pasaportum var...



Geçen hafta çok yoğun geçti. hele Cuma günü benim için bir azaptı. Kamu kurumları tatile giriyor diye işlerimizi bitirmemiz gerekiyordu. Son ana işlerini bırakan bendeniz hayli zorlandım.

Ayın 22’sinde Paris’te Antalya’nın EXPO için kararı açıklanacak. Buradan da basın mensupları bu olaya tanıklık edecek. Ben de onlarla birlikte gideceğim. O yüzden Cuma günü pasaport işlemlerini halletmem gerekiyordu. Sabah Serik’e okul tanıtımı için gittikten ve hiçbir şey yapamadan döndükten sonra pasaport işlemleri için uğraştım.

Evet emniyete gitmeden önce arayıp “ben öncelik istiyorum” da dedim. Gerek yokmuş, gelen insanların işleri hemen çözülüyor. Aslında kalabalık da yoktu. Yani araya sıkıştırılmadan halledildi işim. Bugün de pasaportumu aldım.

Bu işin en heyecan verici kısmı ne biliyor musunuz, Ankara’ya da gidecek olmamız. 5 senemi geçirdiğim o güzel memlekete. Nasıl özledim bilemezsiniz. Vize işlemleri için yanılmıyorsam 16 Kasım da Ankara’da olacağız. Havasını solumak bile yetecek bana inanın. Yazarken bile gözlerim doluyor. 2006’dan beri gidemedim oraya. Çok özledim çok.

Paris’te benim için ilkleri yaşayacağım yer olacak. İlk yurtdışı seyahatim benim anlayacağınız. Bir de sadece ayın 23 ‘ünde işimiz olacak. 22’sinde güzel bir şehir tutu ve Sen Nehri üzerinde yemek, 24’ünde de akşam 5’den önce Paris gezisi, plansız programsız hem de. Arkeoloji okuyan kız kardeşimin Louvre Müzesi, talebi var, oraya gitmem gerek. Daha araştırma yapacağım. Hatta hiçbir şey yapmasam da gidip bir meydanda oturup insanları izleyeceğim. Değişik bir deneyim olacak anlayacağınız.

04 Kasım 2011

Ispanağı çok severim...



Sabah kahvaltıları, öğle ve akşam yemekleri bizim meslekte hep sorundur. Hızlı tüketir hazmedemez, düzensiz beslenirsiniz. Ayaküstü bir şeyler atıştırır, iki saat sonra karnınızdaki gurultu ile kendinize gelirsiniz.

Ben mesela, yemeklerde çok seçici değilimdir. Sebzeyi çok severim, hamur işine bayılırım. Sıra ete gelince beyaz olanını tercih ederim. Eğer kırmızı et yenecekse de köfte haline getirilmişini isterim.

Öğle yemeklerinden genelde dışarıda olurum ben. Eğer sulu yemek yiyeceksem, yıllardır lezzetli yemekleri ile Antalya’yı ‘doyuran’ Mina’yı tercih ederim.

Aslına bakarsanız ben burayı yeni keşfettim. Bir öğlen arkadaşım götürdü beni buraya, bir tabak ıspanak yedim, aşçısına tarifini sordum, bildiklerimi anlattı bana ama lezzetine şaşırdım. “Usta bana doğruyu söyle ne katıyorsun buna dedim” hiç usanmadan aynı şeyleri bana anlattı, pes ettim.

Birkaç gün önce yine gittim. Beni ‘ıspanak yiyen kadın’ diye hatırlayan ustaya “Hani benim ıspanağım” diye sordum. “Artık ıspanak olmadığı zamanlarda geliyorsun” dedi. Sonra bana ‘semizotu yemeğini’ takdim etti. “Başka yerde bulamazsın” diye ekledi. Gülüştük arkadaşımla, “Sadece bu restorantta” diye söylemeyi de ihmal etmedi. Onu da sevdim, diğerlerini de. Eğer Antalya’ya gelecekseniz Antalya Valiliği’nin yanında bulunan Mina’ya kesinlikle uğrayın derim. Öğlen yemek çıkarıyorlar sadece ve hemen bitiyor. 12’yi geçirmeden gidin, temiz lezzetli yemeklerinizi yiyin ve karnınızı doyurun,i çayınızı için ve mutlu olun derim…


*Bugünlerde işler yoğun, post giremiyorum. Hasta olmakla olmamak arasında gidip geldiğim için tembelleştim, çok yoruluyorum…

*Fotoğraf Mina’nın yemeklerini yapan aşçıya ait. Kendisi işyerinin ortağı aynı zamanda…