12 Eylül 2011

Hayallerini unuttu...

Daha orta okul yıllarındayken Mehmet Aslantuğ’un ‘Sıcak Saatler’ dizisindeki ‘gazetecilik’ figürüne kapılmış, ‘ben de gazeteci olacağım’ demişti. O yıllarda edebiyat öğretmenine olan tutkusu, yazma ve okuma sevdası ‘edebiyat öğretmeni’ olması yönünde kendisini sıkıştırsa da ‘Önce edebiyat fakültesini bitirip edebiyat öğretmeni olacağım, ardından da gazetecilik okuyup mesleğimi yapacağım’ diye karalamıştı anı defterinin son yaprağına. Kararı kesindi….

Lise yıllarında edebiyat tutkusunu gazetecilik ile harmanlayıp tek bir şey, gazetecilik okumaya karar verdi. Sınav sisteminin karmaşası yüzünden son sınıfta, yıllardır aynı sıraları paylaştığı arkadaşlarından ayrıldı. Okulun rehberlik öğretmeni ile uzun soluklu konuşmalar yapıp, kararlılığını belirtti. 40 kişilik sınıftan, tanımadığı yüzlerle dolu 60 kişilik sınıfa geçiş yaptı. Öğretmenleri onu bu çılgın kararı yüzünden örnek gösterdi. Kendisi mezun olduktan sonra da, okulunda 6 kişi için sözel bölüm açıldı okul tarihinde ilk defa.

Kararlılığını lise yıllarında da yine bir defterin son yaprağına karalamıştı. ‘2001 yılı Haziran ayında ben Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümünü kazanacağım’ diye. Sınava girdi, oldukça rahattı. Soruları tek tek yanıtlayıp çıktı. Sınav sonrası sonuçlara bakmadı bile. Emindi, kazanacaktı. Puanı istediği okulun puanından 3 puan fazla geldi. Artık okulu kazanmıştı. O kadar tercih hakkını geride bırakıp sadece iki tercihe istediği okulun adını yazdı. Ankara Üniversitesi Gazetecilik ve Gazi Üniversitesi Gazetecilik. İlk tercihini kazandı, bölüme altıncı sıradan girdi.

Nice gazetecilerin yetiştiği okulun sıralarında oturdu, hayatını kaybetmiş büyük düşünürlerin isminin verildiği dersliklerde hocalarını dinledi. Haylazlık yaptı, derslerine çalışmadı. Aşık oldu, sınıfta kaldı. Ama gazetecilikten hiçbir zaman vazgeçmedi. Bir an önce mezun olup dünyayı kurtarmak istiyordu. Son senesini bu duygularla geçirdi.

Mezuniyetten sonrası ise tam bir hayal kırıklığı idi onun için. Bakkal dükkanı işletirken, ‘onu tanıyorum, bunu biliyorum, belediye başkanının söğüşlerim’ diyerek ‘gazete dükkanı’ açan işyerleri ile çalıştı. İstanbul hasreti idi, oraya gitti. Barınamadı. Yaşadığı şehre döndüğünde ise tablo hiç iç açıcı değildi. ‘Benim hayal ettiğim dünya bu değil’ diyerek içine kapandı. Birkaç yer gezdi. Sonunda pes etti. Yerel gazetelere CV bıraktı, dergi çıkarak bir yerden teklif geldi. Oraya girdi. Her şey yolunda giderken dergi kapandı. ‘Acaba haber yazabiliyor mu’ denilerek çökmüş bir yolun haberi yaptırıldı. İşi yaptığı anlaşılınca ‘haberci’ oldu. Sektörü tanıdı. Lüzumsuz insanların doldurduğu sektörde ayrı bir yer edinmeye çalıştı. Farklıydı, farkını gösterdi. Ama bunların hiçbirisi yetmedi.

Yıllardır hayalini kurduğu meslek gözünde birden küçüldü. Girdabın içinde debelenirken buldu kendisini. Bir anda birilerinin ‘fettecisi’ oldu.

Yola başlarken kurduğu hayaller kısa sürede bitti. Hayaller gidince yaşama sevinci de kalmadı. Yorgun düştü, öfkesi arttı, tembelleşti,, verimi düştü, kendisi olmaktan çıktı.

Şimdi aynada baktığı yüzünden nefret etmemek için kendisine bir yol arıyor. Ne yapacağını ise bilmiyor. Hikayesine yeni bir yerde devam etmek istiyor ama neresi olduğunu kestiremiyor. Unuttuğu hayallerini anımsamak ve onları hayata geçirmek için güç istiyor…

09 Eylül 2011

Yaş 28 ama göstermiyormuşum...




Şimdi ben sigarayı bıraktım ya, tamam tamam bırakmadım ama arifesindeyim, neyse ofisteki arkadaşlardan otlanıyorum. Dolayısı ile günlük 7, bazen de 14 TL cebimde kalıyor. Evet arkadaş zararlısıyım. Bu kalan parayı da ben taksi parası yapıyorum, illa harcayacağım ya. Bir ara daha çok uyumak için geç kalkan ve ofise taksi ile gelen arkadaşıma benzedim. Bir 15 dakika daha uyumak için cep telefonunun ayarlarıyla oynuyorum. Sabah da evin dibindeki taksi durağına ‘Günaydın’ dedikten sonra sıradakine binip ofisime geliyorum.

Bugün de aynısını yaptım. Önceki gün başka müşteriye gideceği için beni aracı ile bir diğer taksinin yanına götüren şoföre denk geldim. Az sohbet ettik. Bana ‘çalışmayı seviyor musun?’ diye sordu. ‘Evet ama iş beni soğuttu’ dedim. Kızından bahsetti, okumamış üniversiteyi, kazandığı halde hemde. Sonra bir işe girmiş, bir ay dayanamamış, evlenecekmiş. Koca parasına mahkum olmak istemem açıkcası, ama o bunu seçmiş. Üzüldüm onun durumuna. Kızının yapmadıklarını oğlu yapmış ama. Hem ikinci üniversitesini okuyor hem de çalışıyormuş.

Sohbet ederken bana hani, üniversiteden mezun olduğumu sordu. Ankara Üniversitesi dedim, o da Gazi’den mezunmuş. İşini yapmamış ama kamuda çalışmış. Emekli olunca da evde duramadığı için taksicilik yapmaya karar vermiş.

Laf arasında yaşımı sordu. 28 dedim. ‘Göstermiyorsun bacım’ dedi. ‘Kot tişörtle göstermem zaten’ dedim. ‘Yok yok göstermiyorsun, daha genç duruyorsun’ dedi. İçime su serpti. Yaşla sorunu olan ben güne mutlu başladım. Akşam gördüğüm kabus sonrası içime oturan ‘acaba ne olacak’ korkusu, yerini mutlu bir başlangıca bıraktı.

Git bunları blogunda yaz...

Biliyor musunuz, 28 yıllık hayatımda, ‘bu yıl bunu öğrendim’ dediğim hiç bir şey olmadı. Ama bu yıl ben çok önemli bir şey öğrendim. BÜYÜK KONUŞMAMAYI!!!

Ben nasıl böyle oldum bilmiyorum. Hayatımda hiç ‘pembe panjurlu bir ev’ hayali kurarken yakalamadım kendimi. İlk aşkım, ilk hevesimde bile böyle değildim. Annemin amcası ‘kızlar pantolon giymez’ dediği için pantolon giyemeden büyüdüm. ‘Büyüdüğünde gelin olacaksın’ denildiği için evliliğe hep karşı durdum. Hem yanlış kişilerle karşılaşmaktan, hem yanlış seçimler yapmaktan dolayı yıllarca ‘ben evlenmeyeceğim’ diyip durdum. Ta ki bundan birkaç ay öncesine kadar….

Hayatımda her şey ‘birdenbire’ başlar benim. Güzel bir hayata merhaba diyeceğim ilişkimde de keza öyle oldu. Kırk yıldır birbirimizi tanıyormuşuz gibi doldurduk içimizi geçen sürede. Ayrı evlerde kalmak bize yetmedi, aynı evi paylaşmak için adım attık. Birbirimizi ailelerimizle tanıştık, ailelerimizi birbirleriyle. Sonra da işin ikinci aşlamasına geçtik.

Geçtik geçmesine de ben yine büyük konuşmaya başladım. Vay efendim nişan alışverişi de neymiş, efendim eve yün yorgan istemezmişim, yok efendim düğünde çalgı çengi olmayacakmış, kokteyl ve nikah nelerine yetmiyormuş, kabarık uzun gelinlik giymek de neymiş, ben öyle sarı altın falan takmazmışım, gümüşlerim bana yetiyormuş… gibi.

Bana göre evlilik, iki kişi arasında gerçekleşmesi gereken bir şey. ‘Elalem ne der?’, ya da birileri eğlensin diye yapılan bir eylem değildir. Bu görüşümü her dillendirdim yerde ‘ama onların ilk heyecanları, heveslerini almaları lazım’ sözleri ile kandırılmaya çalışıyorum. Ben ‘yapmayacağım’ diye ısrarla bir şeyler söylerken de ‘git bunları bloğunda yaz, er ya da geç sen bunları yapacaksın’ diye tehdit ediliyorum.

Efendim, ben 28 yaşındayım. Dediğim dedik birisiyim. Bunca zaman evlenmeyeceğim diye tutturan bendeniz evleneceğim. Elbette benim istediğim olacak. O eve yün yorgan sokulmayacak, düğünde çalgı olmayacak, gelinlik sade ve kısa olacak, nişan alışverişi falan gerçekleşmeyecek… Ve o gün düğünde üç saatten fazla kalınmayacak….

Not: Git bunları blogunda yaz diyenlere ithaf olunur. İşte yazdım … :)