Hava sıcak, deli gibi hem de. Asfalta yumurta kırma hikayesi var ya, yalan değil. Kır, tuz ve karabiber dök, ye. O kadar. Yere basamıyorsunuz, ayakkabının tabanı yanıyor…
Bir de böyle zamanlarda habere gidiyorsunuz, küfür ede ede. Bekliyorsunuz 15 dakika, eylem başlasın diye. O 15 dakika sıcakta oluyor 15 saat. Gölgede sıcaklık gölgesiz yerleri aratmıyor. Beklemek azap oluyor.
Uzaklardan birisi yaklaşıyor size doğru. Gülümseyerek. Hava sıcak, yüz tanıdık. Serap olması ihtimal, kafada şapka yok… Siluet yaklaştıkta sırıtması daha da büyüyor.
Ve sonra…
Sıcacık bir gülümseme beliriyor aynı anda iki kişide de. Sıcacık bir sarılma, sıcacık öpüşme. Sonra sitem, ‘Ne işin var burada?’ ya da ‘geldin de neden haber vermedin’ diye. Sitem yerini muhabbete bırakıyor.
Hava ısındıkça ısınıyor. Eylem başlıyor. Kola takılan makinenin vizörü göze yaklaştırılıyor. Karşıda eylemciler var. Arasında kocaman gülümseyişi ile Ankara’dan gelen dost… Sıcağa aldırmadan deklanşöre basıldıkça basılıyor.
Not: Fotoğraf yok. Hayal gücünüzü kullanın canım:)
13 Temmuz 2011
11 Temmuz 2011
Ben de bazen...
İnsanın bazen kafası karışıktır.
Yalnız kalmak ister…
Kimi zaman ‘pembe’ yalanlar dökülür ağızlardan,
‘Bugün dişim ağırıyor görüşmeyelim’
Kimi zaman kırıcı bir iki sözcük,
‘Bugün seni görmek istemiyorum’
Çünkü insan bazen yalnız kalmak ister.
Aykırı bir ses istemez etrafında.
Anlaşılmak ister,
Anlayış ister,
Zaman ister,
İster ister ister…
İnsan bazen gerçekten yalnız kalmak ister…
05 Temmuz 2011
Tatilin kısası uzunu olmaz dimi...
Aslında niyetim uzun bir tatil yapmaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Ben de tatilin kısası uzunu olmaz diyerek yola çıktım.
Nereye gideceğim konusunda uzun uzun araştırma yaptım desem yalan olur. O işi başkası halletti, ben sadece ‘evet burası’ diyerek yeri ayırttım. Tek isteğim sakin bir yer olmasıydı. Deniz, kum, güneş istemiyordum, hele hele kalabalık hiç. Dağ olsun, ağaç olsun yeterdi bana. Öyle de oldu. Kendimi Cuma günü, keyifli bir yolculuğun ardından telefonların bile çekmediği, organik tarım yapılan, kendi serası, tavuğu olan Pastoral Vadi’de buldum. Ama öncesi var bunun…
Cuma sabahı, güzel bir kahvaltının ardından yola çıktık. Aslına bakarsanız önceki gece biraz heyecanlı geçti. Yani uyumadım desem yeridir. İnternetten yaptığım araştırmaya göre gideceğim yer beklentilerimi karşılıyordu ama benim son dakika ‘heyecanlarımı’ işin içine katarsanız, biraz tereddüt etmiyor da değildim. Dağların sırtına kendisi vermiş meyve, mısır, gözleme, çay satan yerleri izleye izleye Fethiye’ye gittik. Hatta kalacağımız pansiyona varmadan önce Fethiye merkezinde kısa bir mola da verdik. Fethiye benim beklentilerimin çok altında bir yerdi desem yalan olmaz. Merkezde çok gezmediğim için de olabilir, bilmiyorum. Ama ben sade bir tatil kasabası bekliyordum, oysa turizmin acımasızca işgal ettiği bir yerle karşılaştım.
Yemek molasının ardından ve uzun bir yer arama macerasının sonrasında kendimizi Pastoral Vadi’de, bizim için ayrılan taş evin içinde bulduk. Dağın yamacına kurulu, şirin olduğu kadar doğa harikası bir yerde konakladık desem sanırım kaldığımız yeri özetlemiş olurum. Portakal ve limon ağaçlarıyla bezeli bir bahçe, olmazsa olmaz asma ağaçları, kendi sebzesini yetiştiren bir sera, minik civcivleri olan bir tavuk, ahşaptan yapılma bir restaurant, restauranta giden orman yolu, ağaçlar, böcekler, hamaklar, su sesi… Dahası temiz hava. Uyuduğunuzun farkına vardığınız ve uydukça uyumak istediğiniz bir hava...
Konakladığımız iki gece boyunca, Pastoral Vadi’nin yoga, havuz, dere, sera-tarla organizasyonlarına katılmadık. Hem hazırlıksızdık hem de daha çok kendimizi dinlemeye gitmiştik. Tamam biraz da tembellik ettik. Ama o doğanın ve huzurun tadını sonuna kadar çıkardık. Son derece konforlu olan taş evde konakladığımız ilk günün ertesinde kendimizi bir zamanlar Rum’ların oturduğu Kayaköy’de bulduk. Dağın yamacına kurulu olan evler, 1957 Fethiye depremi sonrası yıkılmış olsa da muhteşem bir görüntü sergiliyordu yamaçlarda. Bir zamanlar o evlerde birilerinin oturduğunu bilmek bile harikaydı.
Sonraki durağımız ise Gemili sahili oldu. Kesinlikle sessiz ve huzurlu bir ortamda denize girebileceğiniz bir sahil. Ya biz gittiğimizde kimse yoktu ya da hep öyleydi bilmiyorum ama muhteşem manzarası bile gitmeye değer yerlerden birisi derim. Benim gibi yüzme bilmeyenlerin sahilde oturup ıslanmasına olanak sağlayacak bir kıyı şeridine sahip, onu da belirtmek isterim…
Kaldığımız yerin yemekleri ise o bölgede köyde oturan bir abla tarafından yapılıyordu. Farklı lezzetleri tatma imkanı da bulabildiğimiz iki gün boyunca kahvaltıda katıksız süt içme şansına da sahip olduk. Akşam yemeği sonrası bahçeye kurulan mini sinemada ise tertemiz gökyüzünde ışıldayan yıldızların altında sinema izlemenin keyfine vardık….
Anlatacak aslında çok şey var. Orada bir dahaki sefere yaşanılabilecek çok anı da. İki güne sığdırabildiklerim ve hazırlıksız oluşum bana bunları yazdırdı. Tatilin bittiği gün kendimi oraya zincirlemek istedim.. Ama gitmek gerekliydi, işler beklerdi, Antalya beklerdi… Ve gittik… Yolda Saklıkent Kanyonu’na uğramayı da unutmadık tabi. Keyifli bir yolculuk, yolculuk arası gözleme molası ve bir saatlik ‘kaçamak uyku’ ertesi Antalya’ya geldik. Gelmekle iyi mi ettik bilmem ama bu tatil bana gerçekten iyi geldi. Çocukluğumun bahçesine dönmek istedim. Kendi toprağımda sebzelerim,i yetiştirmeyi hayal ettim….
Kaydol:
Yorumlar (Atom)