Ankara’dan döndükten sonra buraya alışmak pek kolay olmadı. Hep gidecekmişim gibi kitaplarım kolilerde kaldı,eşyalarımı çıkarmak istemedim. Kahve fincanında çıkan ‘yakın zamanda uzun bir yol’ların hep gelmesini bekledim. Olmadı. Alıştım artık kalma fikrine. Ama bir yanım yine hep heyecanlanıyor yolları görünce. Mesela bazen şehrin bir ucundan bir ucuna otobüsle giderken, şehirlerarası yolculuk yapıyormuş gibi seviniyorum. Ya da arabadaysam o uzun yolculuklarda, yanımdan geçen otobüslere ve içindekilere imrenerek bakıyorum.
Dün yine Ankara’dan gelen kitap, kağıt ve dosyaların arasında dolaşırken 2003 yılına ait üzerinde adımın yazdığı bir sempozyum kımliği ve sempozyuma ait bilgilerin dökümanların olduğu birkaç dosya geçti elime. Saklamışım. Eşcinsellerin buluştuğu bir sempozyumdu. Eşcinsel bir arkadaşımla gitmiştim. O an gözlerimin önüne geldi. Homofobik değildim, hiç olmadım ama o gün o kapıdan girerken ürktüğümü anımsadım. Adımı o kimliğe yazarken neler hissettiğim. Ya beni de eşcinsel sanırlarsa diye saçma sapan bir duyguya kapılmıştım. Gülümsedim sonra. Şimdi durduğum noktaya baktım bir de, neler değişmiş neler. Neler konuşmuşuz, nelere ağlamışız nelere gülümsemişiz. Koskoca 6 yıl geçmiş üzerinden. Çocukmuşuz o zamanlar da kendimizi büyük sanıyormuşuz meğer. Bilememişiz…
Anıların arasına burnunu sokunca insan böyle garip oluyor işte. Şimdi mesela, 3 yıl önce, şimdi ki ben olsaydım, işte seyri değişirdi hayatımın. Bu kadar ayak altına aldırmazdım kendimi mesela, hayatım da bu kadar ayak altında olmazdı. İnancımı yitirmezdim mesela, şimdiki gibi arabesk olmazdım…
Biliyor musun, ben üniveriste sınavına girerken o kadar çok inanmıştım ki kendime, başaracağımı bilerek adım atıyordum. Geçmişi anımsarken birden bu geliverdi aklıma. Şimdi beni bu kadar bıktıran ne bilmiyorum aslında. Kendim için bir şey yaptığım söylenemez. Ne söyleyeceğimi bile bilmiyorum. Ama bugün ne oldu biliyor musun, sabah mahmurluğumu üzerimden alan bir duş aldım ve rutin bir şekilde yaptığım bu şey bu sefer farklı bir etki bıraktı bende. Üzerimdeki bütün kirli düşünceleri atmış gibi hissettim. Bakma şimdi umutsuz umutsuz konuştuğuma. Geleceğimi planlıyorum, nerede olmak istediğimi kestiriyorum. Uçuk kaçık olmasın diye de set koyuyorum. Hadi bakalım…
Şair ne demişti, ‘Giderayak yapacak çok işimiz var’. Daha gidecek çok yer var, yazılacak çok hikaye, gülümsenecek çok yüz var, öpülecek yanaklar. Hadi bakalım….
03 Ocak 2010
25 Aralık 2009
Kendi-me
Kalbim gerçekten artık taşıyamıyor bu yükü...
Her gün biraz daha ıslanıyor,
Her gün biraz daha ağırlaşıyor göz yaşlarımla...
Beni affet, kendimi kandıramıyorum...
15 Aralık 2009
Kırık dökük...

Duygularının yoğunlaştığı an, gitmekle kalmak arasında sıkıştığı an insan, derin bir nefes alıp başka şeyler düşününce fikirlerini tartıp ‘doğru’ kararı verebiliyor. Ama ben öyle yapanlardan değilim işte. Nefes almaya vaktim yokmuş gibi sonuca doğru hızla koşturuyorum. konuşmaya fırsat bulduğum vakit kesik kesik çıkıyor kelimeler ağzımdan ve susmakla susmamak arasında açılan dudaklarımdan yere döküyorum kelimeleri. Sonra onları toplayıp eline veriyorum sahibinin. İşte ben böyle bir hayatın böyle hikayelerin sahibiyim…
Pişman mıyım? Bilmiyorum. İtiraf ediyorum, bazen hüzünleniyorum. Kendimi nasıl hissettiğimi tarif edemeyeceğim haller içine giriyorum. Bazen kendime kızıyorum, bazen kendimi küçülmüş hissediyorum. Bilmiyorum işte, her defasında, her sonrasında garip haller içinde debelenirken buluyorum kendimi….
Şimdi zaman zaman monitörün altında duran taşa gözümü dikiyorum. Bazen elime alıp okşuyorum, içinden ‘o’ çıkacakmış gibi. Taşı bana verirken anlattığı hikayenin gerçek mi olduğunu hala bilmiyorum. Son görüşmemizde, ona dair güzel bir hatıra, benim için yapılmış güzel bir jesti hatırlamak adına ‘gerçek miydi hikaye’ diye sormuştum, evet demişti. Bana yaşatılan o gurur ile oyalanıyorum, öfkem artınca da taşı olduğu yere sahipsizmiş gibi bırakıyorum. Ama bir taraftan da hem ‘acaba’ diyorum. Yani biten her hikayenin ardından yinelediğim sözcükleri bir bir sıralıyorum..
Böyleyim işte, yani bir öyle bir böyle. Bu öfke patlamaları ile kaç aşk eskittim bilmiyorum. Ama bunlarla yaşamaya devam ediyorum. Söylediği gibi ‘daha iyisini’ buluncaya kadar pişmanlıklarımı, keşkelerimi, hüzünlerimi kendime hatırlatmaya devam ediyorum. Aslında, ben hikayelerden ders almayı bilmiyorum…
Pişman mıyım? Bilmiyorum. İtiraf ediyorum, bazen hüzünleniyorum. Kendimi nasıl hissettiğimi tarif edemeyeceğim haller içine giriyorum. Bazen kendime kızıyorum, bazen kendimi küçülmüş hissediyorum. Bilmiyorum işte, her defasında, her sonrasında garip haller içinde debelenirken buluyorum kendimi….
Şimdi zaman zaman monitörün altında duran taşa gözümü dikiyorum. Bazen elime alıp okşuyorum, içinden ‘o’ çıkacakmış gibi. Taşı bana verirken anlattığı hikayenin gerçek mi olduğunu hala bilmiyorum. Son görüşmemizde, ona dair güzel bir hatıra, benim için yapılmış güzel bir jesti hatırlamak adına ‘gerçek miydi hikaye’ diye sormuştum, evet demişti. Bana yaşatılan o gurur ile oyalanıyorum, öfkem artınca da taşı olduğu yere sahipsizmiş gibi bırakıyorum. Ama bir taraftan da hem ‘acaba’ diyorum. Yani biten her hikayenin ardından yinelediğim sözcükleri bir bir sıralıyorum..
Böyleyim işte, yani bir öyle bir böyle. Bu öfke patlamaları ile kaç aşk eskittim bilmiyorum. Ama bunlarla yaşamaya devam ediyorum. Söylediği gibi ‘daha iyisini’ buluncaya kadar pişmanlıklarımı, keşkelerimi, hüzünlerimi kendime hatırlatmaya devam ediyorum. Aslında, ben hikayelerden ders almayı bilmiyorum…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)