30 Kasım 2009

Paramparça


Teker teker yüzler geçiyor gözümün önünden
Yüzlerini sıkı sıkıya saran örtüleri kaldırıyorum
Hepsi tanıdık.
Derinlerine inmeye çalışıyorum,
Hepsi dile geliyor.
Kalabalık sesler sarıyor etrafımı,
Hepsini duyuyorum ama anlayamıyorum,
Hepsinden birer cümle alıyorum
Birleştiriyorum
Ortaya bir ‘ben’ çıkıyor şimdi mi anlatan
Bir de gelecekteki ‘ben’i…
İşime gelenleri kaydediyorum,
Gelmeyenlere sırtımı dönüp gidiyorum…

Bir şey söylemek gerekirse şayet...


Uzun zamandır kendime faydam yok. Niye bilmiyorum, oturup düşünmedim de açıkcası. Bugünlerde bu da kronik hal almaya başladı bende. Düşünmüyorum, konuşmuyorum, ama oturup film izleyip zırıl zırıl sebebimi filme bağlayıp ağlamak istiyorum.

Kimileri buna depresyon belirtisi diyor. Bilmiyorum, illa bir sebebe bağlamak gerekiyorsa, yaşadığım şehir dar ve havası kirli, onu da geçtim trafiği berbat. Küçük bir şehrin içinde yürüyememek canımı sıkıyor diyebilirim. Daha çok sıralayabilirim size ama susuyorum. Yine her zaman olduğu gibi.

Odam kitaplarla dolu, o kadar çok aldım ki. Hala almak istiyorum. Akşam eve gidince 10 sayfa okuyabilirsem ne ala. Zira hemen uyumak istiyorum. Annem yatağımın üstündeki döşeğin üzerine bir şey daha koymuş, kaldırıp çarşafı bakmadım. Ama öyle yumuşak ki, içine gömülüyorum uyurken. Belki de bu cezp ediyor beni, hoş hala yastığımdan memnun değilim…

Kitaplar diyordum, Nazım Hikmet’in hayatını anlatan bir kitap. İmla hatalarıyla dolu orası beni deli ediyor ama okuyorum. Hoş ben de yapıyorum imla hatası ama bu bir kitap. Redakte sırasındada mı hiç kimse görmemiş ‘temmuz’ları? Bir keresinde Elias Canetti’nin körleşmesini okuyordum, ‘ya herrü ya merrü’ yazıyordu çeviride, kitabı çevirenden nefret ettim resmen. Neyse, öyle işte…

Ne yapmak istiyorum biliyor musun, yeşil bir örtünün üzerine yatıp akşama kadar gökyüzüne bakarak düşünmek. Ne düşüneceksin diye sorma. Ben de bilmiyorum. Hem çok şey hem hiçbir şey. Aklım o kadar karışık ki, niye onu da bilmiyorum. Düşünmedim işte. Ama gözlerimi dikip masmavi gökyüzüne, gece karanlık çökene ve yıldızlar çıkana kadar bakarsam, o bilmediklerimin yerini bildiklerim alacak. Ve işte ben o zaman cümlelerime niye bilmiyorum diye başlamayacağım….

Mesela, seni özledim derken nedenini de bileceğim. Ben bu adama sırılsıklam aşık oldum diyebileceğim ya da öyle bir anda geldi ki beni kendisine hapsetti. Ya da az önce dinlediğim şarkıda başka bir adamın kokusunun neden burnuma kadar gelip gözlerimi yaşarttığını açıklayabileceğim kendime. Şimdi neden İstanbul’da olmak istediğimi, Ahmet Ümit’in Konya’sında gezmek istediğimi ya da ‘geç kalmadığımı’n farkına varıp yeniden güzel bir başlangıç yapabileceğimi…

Öylesine bitkinim ki aslında, öylesine doluyum ki. Ben ağlarken kimsenin bana neden ağlıyorsun diye sormayacağı bir yerde olmak istiyorum şimdi. Gözlerimi kapatıp sadece havanın o kendine has türküsünü dinlemek ve hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum…

29 Kasım 2009

Ayrıntılar üzerine son deyiş

İşin kaba tarafını düşünmeyi bırakınca insan, şöyle bir sırtını dayayıp koltuğuna ya da başını gömüp yastığına ayrıntılar üzerine kafa yoruyor. Uzun uzun didikliyor her konuşmayı, nokta konulmamış her cümlenin ardını getirmeye çalışıyor. Keşkeleri tüketiyor, kurumaya yüz tutmuş göz pınarlarından son damlalarını akıta akıta, içindeki zehri çıkarır gibi, didikliyor hayatının onunla geçen son dakikalarını… Şimdi ben de öyle yapıyorum ama artık uzun cümleler kuramıyorum. Tek diyeceğim, neden bilmiyorum ama seni çok özledim…