10 Şubat 2009

Pişmanım Kara Çocuk...




Az önce bedeni yaşından küçük, mendil satan bir çocuğa hayat dersi vermeye çalıştım. Pişmanım… Oturduğum masaya geri dönüp baktığımda, ne kadar burjuva ve pis göründüğümü hissettim, bedenimden ve kendimden utandım. Ofise gelmek için yürüdüğüm yolu geri döndüm ve onu aradım. Buldum da. Niyetim özür dilemekti, kusura bakma ‘hayat’ımdan büyük sözler ettim demekti. Yapamadım… ‘Gel’ dedim onu görünce, ‘gel üç kağıtçı seni, hani okuyordun?’ ‘Okuyorum’ dedi. ‘Gel seninle şöyle bir gezelim’ dedim. Omzuna attığım elimi iterek uzaklaştı benden. Bana baka baka uzaklaştı. ‘Gel buraya polis değilim ben’ dedim. Gelmedi, baka baka kaçtı benden. İçimden ‘Senden özür dileyecektim çocuk dedim, kusura bakma pişmanım. Oturduğum yerden beni pislik gibi gördün ama maksadım o değildi, ben öyle birisi değilim. Senin çalışmaman lazımdı onu anlatmaya çalıştım. Sen daha çok küçüksün yerin burası değil…’ dedim ama gelmedi, duymadı beni. Pişmanlığımı önüme katık edip, iki adımda bir arkama dönüp acaba burada mı diye etrafıma bakarak ofise geldim. Pişmanım çocuk hem de çok…


Bilmiyorum işte, düşündüğüm gibi her şeyi çok iyi bilmiyorum. Daha küçük bir çocukla nasıl konuşacağımı bile bilmiyorum. Annesine babasına değil bu ülkeye olan hıncımı ürkek gözlerle bakan çocuktan aldım. Utanıyorum, hem de çok. Bir tek kendimden değil, onu sokağa iten herkes adına da utanıyorum…

Yanımıza peçete satmak niyeti ile yaklaşmıştı oysa. Yaptığı işi onaylamıyordum ama. Öyle de konuşmamalıydım. Senin yerin burası değil derken de çok yukarıdaydı sesim, okumalısın dediğimde de. Ne düşündü acaba o an benim için. Öğrenemeyeceğim. Tuzu kuru bunun demiştir, ne yaşadığımı bilmiyor ki demiştir, bilmiyorum. Belki onun da annesinin penceresi sokağa bakan bir ev hayali vardı da onun için para biriktiriyordu, ya da küçük çocuk hayalleri vardı. Bir araba ya da bir top istiyordu kendisine. Bir spor ayakkabı ya da bir mont. Bilemedim. Her gün maaşım yatmadı diye ağlayıp akşamında bar köşelerinde oturan ben anlayamazdım. Üşüdüğünde montumu üzerine geçiren, terlediğinde çıkaran, acıktığında yemeğini yiyen ben ve sinemaya gidemiyoruz zamanımız yok diye sızlanan ben anlayamazdım. Kendimi ne kadar pislik hissettim bilseniz…

Şimdi de oturmuş buraya, onun hiçbir zaman okuyamayacağı şeyleri yazıyorum. Yüzüne söyleyemediklerimi buraya döküyorum. Bir nevi günah çıkarıyorum. Keşke kaçmasaydın kara çocuk diyorum, keşke. Hem ne vardı da kaçtın ki benden. Daha anlatacaklarım vardı sana oysa… Daha sana ve hayata dair anlatacaklarım vardı. Kara gözlerinin içine bakarak, beni anladığını varsayarak anlatacaklarım vardı oysa. Belki seni kurtarırdık sokaklardan ha ne dersin. Belki kaybolurdum gözlerinde, bana başka bir hayat sunardın. Niye dinlemedin ki beni kara çocuk. Belki sen de bana kendini anlatırdın çocuk kelimelerle. Ben seni bulurdum, sen de beni. Keşke kaçmasaydın kara çocuk, keşke…Pişmanım…

09 Şubat 2009

Öldürtmem kendimi...



Geçtiğimiz seneydi, İstanbul’da yerel bir gazetede çırpınıyordum. Annem aramıştı, aceleyle nerede çalıştığımı soruyordu benim, İstanbul’un semtlerini bilirmiş gibi. Sesi de bir heyecanlıydı ki sormayın gitsin. Hani sanki büyük ikramiye bize çıkmış ta onu vermek için bana gelecekmiş gibiydi. Ümraniye dedim önce, adresini ver dedi sonra. İşkillendim, ne oluyor anne diye sordum. “Birisi var seni istiyor sana bakmaya gelecek” dedi ve etraf karardı…

Annem benim evlenmeme pek bir meraklı, böyle yuvam olsun çocuklarım olsun onlar da sevsinler istiyor. Bunca zaman başkaları için yaşamış olan, kural gelenek görenek gölgesinde kalan bendenizin söylediği “evlenmeyeceğim” yakarışlarını kulak arkası ediyor anlayacağınız. Ben “evlenmeyeceğim” dedikçe o bana bakacak olan kişileri sıralıyor bir bir.

Bu bakma hikayesinin sonuncusunu da geçen gün yaşadık. Mutfaktayız, kahvaltı yapıyoruz. Benim kahvaltım bitti, çayımı aldım salona geçtim, kumandayı kaptım kanal geziyorum. Keyif yapacağım. Birkaç dakika sonra annem bağırdı, efendim dedim. Gelsene dedi bana, şimdi değil ne oldu dedim. Gel dedi. Anladım ki özel bir şey diyecek ve canım sıkılacak, gitmedim. Sonra kız kardeşim mutfağa geçti, annem ona yumurtlamış ilk. O bağırdı bu sefer gel diye, ne oldu dedim söyle. “Sen ben bir de annem duyabilir”miş ancak. Üşenmedim kalktım gittim yanlarına, ne oldu dedim. Seni istiyorlar dedi ve etraf yine karardı…

Böyle durumlarda psikopata bağlıyorum ben kendimi. O kim oluyor da bana bakacak diye başlayıp, işi erkekliğine kadar götürüyorum. Araya da ağza alınacak kaleme yakışmayacak sözler ekliyorum. Dedim ya deliriyorum, etraf kararıyor öyle durumlarda.

Annem benim bağrış çağırışlarıma aldırmadan devam ediyor çoğu zaman ama. Çalışan kız arıyormuş der sanki beni cezp ediyormuş gibi, İstanbul’da yaşıyormuş diye de ekler. Hani beni tavlayacak ya İstanbul diyerek, yemezler. Bir kere ben evlenmeyeceğim. Hem niye şu girişimci ruhlu tipler öyle analarına kız aratan erkekler için bir dükkan açmıyorlar ki. Mesela bir mağaza yapsınlar bizi de bu dertten kurtarsınlar. Erkekler mağazaya gitsinler, istedikleri ebattaki kızı beğensinler, özelliklerine göre olmadı uydurulsun onlara karışık bir şey ve alıp mutlu mesut yaşasınlar. Hem o zaman analarına bakmalık kız aratmazlar hem de kendilerine baktırmak istemeyen kızları rahatsız etmezler. Haksız mıyım ama…

Ukalalık ettiğimi ya da evlenmek isteyen kadınları aşağıladığımı düşünmeyin sakın. Zaten bu yazıyı kaleme aldığım günden beri biraz değiştim. O günlerde aklımdan geçmeyen evlilik fikri bugünlerde gündemimde mesela. Şaşırmayın, şöyle eli yüzü düzgün cebi dolgun birisi olsun da benim yollarda harcayacağım paramı versin, ben gezeyim ona uzaklardan mektuplar yazayım istiyorum. Uzaktan bakınca, yani benim uzaktan evlilik yürütme fikrime bakınca çok fazla da uzaklaşmış sayılmıyorum sanırım “ilk” düşüncemden ama bu kadarı da olsun değil mi. Vur dediysek öldürtmeyeceğiz ya kendimizi…

Yine yapardım hakim bey!


Sonunda yaptım. Uzun zamandır kabusum olan şeyi sonunda yaptım. Bir akşam iş çıkışı, kimseye sezdirmeden istifamı verdim. Öyle korktuğum gibi de olmadı. Hani insan uzun zamandır yaptığı, yapmaya alışık olduğu şeyi bırakınca boşluk hissine kapılır derler ya, yok işte onun gibi bir şey olmadı bana. Gayet iyi hissettim kendimi, çünkü artık buranın bana verebilecek hiçbir şeyi kalmamıştı…

Bazen ani kararlar verip sonrasında pişman olduğum olmuştur. Ama bu sefer o olmadı, sonrasında da olacağını sanmıyorum. Çünkü artık son noktaya gelmiştik, daha fazla yıpranmadan bu gemiyi terk etmem gerekiyordu ve yaptım. Hayır hakim bey, pişman değilim. Bana ben oluşumda kimler yardım etti bilmiyorum ama, hem onlarla hem de kendimle gurur duyuyorum. İyi ki yaptım…

Bundan sonra ne yapacağıma tam karar vermiş değilim ama. Bir süre tatil yapayım diyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafları gözümün önüne geliyor, memlekete gidip akrabalarımın fotoğraflarını onun gibi çekeyim istiyorum. Biraz kar havası ve biraz oksijen almış olurum diyorum. Hem çok özledim oraları, en çok ta oyunlarımı. Eğer hala yerindeyse evimizin bahçesine giden su oluğundaki sular donmuştur, üzerilerine basarım. Bahçeye atarım kendimi oradan, sonra da hemen eski değirmenin olduğu yere çıkarım eğer yıkılmamışsa. Bahar olunca orada piknik yapar, kuzu kulağı toplar yerdik bol bol. Gidip bunları bulamamak ta var elbet ama gitmezsem bir daha ne zaman giderim diye de düşünüyorum.

Bir başka düşüncem de üniversiteye devam etmek. Geçenlerde Yeliz aklıma soktu bu fikri. Okurken de okula girerken de hiç aklımda yoktu bu fikir. Zaman zaman Akdeniz Üniversitesi’ndeki arkadaşımı ziyarete gittiğimde kabarsa da akademisyenlik duygularım, yapamam diyordum. Yapamam demeyelim de yapmak istemiyordum. Şimdi şimdi acaba diyorum, yapsam mı. Ama net değilim, bilmiyorum. Şu yaşıma geldim, ben ne olacağım diye sormaya devam ediyorum kendime, o yüzden daha sağlam olayım daha sağlam yere basayım istiyorum…

Karar vermek gerçekten de güç. Artık yerel bir örgütlenme içinde olmak ta bana korkunç geliyor. Çünkü eskisi gibi, anlatılanlar gibi değil artık yerel gazeteler. “Aydın Doğan”cılık oynuyor hepsi. Bir tekelleşme durumu söz konusu, bir patronculuk havaları var ki sormayın gitsin. O yüzden aklım karışık, hem de feci karışık. Ama pişman değilim, iyi ki yapmışım. Bir daha olsa hakim bey, yine istifa ederdim…

Ayın 19’unda işten çıkmış olacağım. Sonra da belki geçen gün hayalini kurduğum(uz) gibi Ankara’ya gider oradan da tren ile Erzurum’a geçerim. Yanıma da kitabımla birlikte bir “KÜP” alır okur içer yatarım. Yollarda olmak için iyi bir başlangıç olabilir mi acaba. Yollara atsam kendimi, gezsem gezsem günler boyu, insanların hikayelerini dinlesem. Yazsam yazsam yazsam sonra. Kendime gelsem. Ah be Gamze, hadi desem sana, hadi desem…